Salı, Temmuz 30, 2013

Geri dönüş olsa kalp sana geri dönmez mi? 帰れれば、帰れるのに。

Geçen sene tam da bu saatlerde evime dönmeye çalışıyordum.

Tamam, sanırım baştan almam gerekiyor. Zaten bloga öyle uzun bir ara verdim ki, kim olduğumu, ne yaptığımı çok değerli okurlarıma hatırlatmam gerektiğini düşünüyorum ancak bana kalırsa absürt seyyahınız da artık kim olduğunun, ne yaptığının çok da farkında değil. (Dur aman diyeyim, o topa girme, o topa girme!) Yok, o topa girmeye zaten niyetim yok. Onun yerine konuya giriyorum: Tamı tamına 1(bir) yıl öncesini hatırlayalım. Hatta en kestirmesinden 5n1k'yı verelim önce.

Ne: Japonya'dan Türkiye'ye geri dönüş
Ne Zaman: 30 Temmuz 2012 Pazartesi 07.00~
Nerede: Japonya (Chiba) & gökyüzü & Türkiye (İstanbul)
Nasıl: Uçakla & Bin bir zorlukla & Karmakarışık duygularla
Neden: Çünkü her gidişin bir dönüşü var.
Kim: ABSÜRT SEYYAHINIZ, bendeniz.

Temel bilgileri verme konusunu hallettikten sonra, daha da geriye gidelim (filmvari bir yazı yazmaya çalışıyoruz burada!) ve şöyle bir sahne açalım: Temmuzun son günleri, nem oranının %70'leri rahatlıkla bulduğu vıcık vıcık, Japonların tabiriyle "mushi mushi" günler. Üstelik de Ramazan, tıpkı şimdiki gibi! Absürt Seyyahınız evine dönüş hazırlıkları yapmaktadır ve Japonya'dayken ikame ettiği yurt odasını boşaltmak zorundadır. Gelin sahnemizi sizin için daha kolay hayal edilebilir kılalım ve bir fotoğraf koyalım:


♫Gidiyorum bütün aşklar yüreğimdeeee♫ ♫Eşyalar toplanmış seninle birlikte♫ ♫Bu aşk burada biter ve ben çekip giderim♫ türevinden şarkılar eşliğinde hap kadar oda (aylarca, odam hap kadar dedim dedim inanmadınız, bak ne oldu şimdi?) toplanmıştır. Ah ah bir bilseniz, şu tek insanın bile sığamadığı odaya ne kadar çok ıvır zıvır sığmış! Kocaman iki bavul, 20 kiloluk bir koli, iki küçük bavul , Datron reisin (eski bilgisayarım) çantası, şemsiye ve kim bilir kaç araba çöp! Gönül ne isterdi, gönül isterdi ki anıları bavula koyup götürmek ve ölene kadar muhafaza etmek mümkün olsun *sadece anılar değil de biraz kıyafet, süs püs, kitap, dergi, kimono, manga, elektronik bilmem neler, kırtasiye ıvır zıvırları, yemek falan da anılarla beraber gelse istiyor* fakat tek yapabildiği birbirinden kıymetli hatıraları kalpte ve zihinde muhafaza etmek. Nasıl, sahnemize yeterince duygusal bir atmosfer yerleştirebildik mi? 

Şimdi izninizle bu kadar yükle nasıl başa çıktığımı da anlatayım? Ben yurttan ayrılmadan önce, bütün bu eşyalar birbirinden çoktan ayrılmıştı: Bir bavul kargo ile havaalanına gitti (ben sonraları kafamı çok duvarlara vurdum neden önceden bunu akıl edemedim diye); 20 kiloluk koli gemi ile okyanusun ortalarında seyahat etmekteydi, küçük bavullardan biri canım arkadaşım E. ile Ankara'ya uçmuştu. Diğer büyük bavulla küçük bavul ise; mushi mushiliğin tavan yaptığı  bendenizin susuzluktan gözyaşı bile dökemediği zalim bir Tokyo gününde, Yokohama'nın yolunu tutmuştu. Bense geri kalan ıvır zıvır ile Yokohama'daki arkadaşlarımın evine yerleşebildim, bir iki günlüğüne. İŞTE BEN BUNA TAM ANLAMIYLA DAĞITMAK VE DAĞILMAK DERİM GENÇLER!!!

Yokohama'daki günler hakkında çok fazla söyleyebileceğim şey VAR fakat şu sinemasal yazıyı bir ölümcül bir trajediye yahut ağlak bir dramaya çevirmeye niyetim YOK. Zaten mevzu oraya yazının sonunda ister istemez gelecek, o yüzden şimdilik sakin sakin devam edelim. Yokohama'daki son günlerimde, tıpkı The Simpson'lardan Bart gibi 200 (iki yüz) küsür günde yapamadığım her türlü haltı -demeyeceğim tabii ki, eğlence, dinlence, gezmece, almaca, vermece vs. türünden aktiviteleri 2 (iki) güne sığdırmaya çalıştım ve başarılı olamadım. En son hatırladığım, ülkeyi terk etmeden iki gün önce hüngür hüngür ağladığımdı. (Ama ne demiştin paragrafın başında Pınar, ne demiştin?!) Peki, hemen dönüş yapıyorum, yeni sahnemiz kızlarla beraber iftar hazırlamamız. Gitmeden önceki gece bir sürü yeni insanla tanıştım, herkese Türkiye'ye döneceğim için ne kadar mutlu olduğumu anlattım. Çay içtik, sabaha kadar konuştuk. Bir önceki gece İranlı arkadaşımla kahve içmeye gitmiştik, ne de güzel sohbet etmiştik! Daha önceki akşam da işte şey olduğu akşamdı. Neyse, nasıl, dramatik havayı biraz dağıtabildim mi?

Şimdiyse zurnanın zırt dediği yere gelelim, yolculuk gününe!

Pazar, Şubat 17, 2013

Ne zaman gitti tren? 電車はいつ出たの?




Aylardır  “Absürd bir Seyyahın Trajikomik Seyahat Anıları"na tek bir satır bile yazmamış olmamın türlü türlü sebepleri olabilirdi. Mesela Japonya’yı başlangıç noktası alarak uzunca bir dünya turuna çıkmış olabilirdim ve dolayısı ile yazacak vaktim olmamış olabilirdi. Ya da bu geziden yola çıkarak popüler bir dergi ya da gazetede yayınlanacak özel bir yazı dizisi hazırladığımdan gözüm bu bloğu görmemiş olabilirdi. Yahut yeni bir blog açmış olabilirdim; çünkü temmuz ayından sonra yaşadıklarım, kara mizaha boğulmuş bu efkarlı blog için fazla heyecanlı ve neşeli şeylerdi belki. Yeni bir blog açmış ve sizi bundan haberdar etmeyi unutuvermiş olabilirdim, mümkündü. Veya çevremdeki pek çok insanın hayal dünyasındaki gibi burada hayatımın aşkı ile karşılaşmış, yıldırım nikahıyla dünya evine girmiş ve Japonya’ya yerleşmiş olabilirdim, e haliyle bu sırrı çevremden saklamam gerekirdi, değil mi? Hiç olmadı, son aylarda maddi ve manevi olarak hayattan o kadar nasibimi almış, öyle bir endorfin patlaması yaşıyor olurdum ki millete nispet yaparcasına bunları anlatmak istemediğim için sessiz kalmayı seçmiş olabilirdim.

En basitinden, hala Japonya’da olabilirdim. Gayet klasik, absürd bir seyyaha yakışır biçimde, trajikomik bir açıklama yapabilirdim: Uçağı kaçırdım, gitmeye yakın parayı buldum, saçma sapan bir işe girdim, bilgisayarım tekrar bozuldu, blogger şifremi unuttum, depresyona girdim,  yazasım gelmedi, ketumluğum tuttu… Ve giriş cümlesi olarak da üç aşağı beş yukarı şöyle bir şey karalardım: “Evet sevgili okurlarım, gene yapayalnız bir şekilde geçirdiğim bir Pazar günündeyiz. Hava tipik Tokyo havası, sağanak yağışlı ve ben bu sefer kalemlerimi unutmayarak güç bela boş sandalye bulabildiğin Takadanobaba’nın Starbucks’ında oturmuş sizlere başımdan geçen saçma sapan olayları anlatacağım.”

Ama değil. Yukarıdakilerin hiçbiri doğru değil. Gerçek şu: Bendeniz Japonya’dan döndüm. 30 Temmuz 2012 Pazartesi günü saat 11.55’te, nice badireler atlatarak uçağıma bindim ve saat 18.00 sularında temmuz için serin sayılabilecek bir yaz akşamüzerinde İstanbul’a iniş yaptım. O zamandan beri de burnumu ülke sınırları dışına çıkarmadım. Ancak bu gerçeği sizlere söylemeyi, daha doğrusu sizlerle beraber kendime de söylemeyi de erteledikçe erteledim. Çünkü bir şeyi açıkça söylemedikçe o şeyin gerçek olmayacağına inandım, hani nasıl ki suçu kanıtlanana dek her şüpheli suçsuz oluyorsa, açıkça itiraf edilmediği sürece de bütün olaylar aslında gerçekleşmemiş sayılabilecekti. Bu nedenle Japonya muhabbetinden de olabildiği kadar uzak durdum, lafını etmedim, pek de ettirmedim. Fotoğraflara bakmadım, Facebook’ta Japonya’ya gitmiş/giden bazı kimseleri yayın akışımdan çıkardım. İnternette Japonya ile ilgili her şeyden özenle uzak durdum.

Ama işte, kaçabilirsiniz fakat kurtulamazsınız. Ben de kurtulamadım. Özenle örüp de içine saklandığım duvar bir yerden çatlak verdi ve anılar, hayaller, beklentiler ve bütün bunlarla gelen bütün burukluklar o çatlaktan sızmaya ve beni de sızım sızım sızlatmaya başladı. Hala da sızlıyorum, çok sızlıyorum hem de.

Beni sızlatan sadece geri dönmüş olmak değil elbette; hatta diyebilirim ki ülkeme hiç olmadığım kadar mutlu bir şekilde, büyük umutlarla, bu şehirde ve belki de başka güzel şehirlerimde yaşayacağım güzel anların umudu ve gerçekten sevdiğim insanlara kavuşacak olmanın verdiği büyük heyecanlarla döndüm. Bunların bir kısmından nasibimi aldım, bir kısmından da havamı aldım. Beni üzen asıl durum, belki de ilk paragrafta yazdığım hal içinde olamayışım, Japonya’ya belki de bir daha geri gidemeyecek oluşum, Japonya’dan dönüşte gizliden gizliye korktuğum ve kaçmaya çalıştığım şeylerin başıma gelmiş oluşuydu.

Beni en çok ama en çok sızlatan şeyse bir daha asla ama asla Japonya’ya gitmeden önceki o karmaşık ama bir o kadar da muhteşem olan ruh haliyle, gene karmaşık ama bir o kadar da muhteşem olan o zaman dilimine dönemeyecek oluşum. Japonya’ya gittim, iyi kötü birçok günler yaşadım, kimi zaman onları burada ya da başka yerlerde paylaştım, kimi zaman kendime sakladım.  Fakat o defter kapandı işte. Belki bir daha Japonya’ya giderim, hatta, kim bilir, belki çok daha güzel şeyler yaşarım orada bu sefer. Ama ne olursa olsun, o her şey başlamadan ve büyük bir hayal gerçekleşmeden önceki o büyülü hale bürünmem artık mümkün değil.

Boşuna dememiş Wilde,  hayatta iki trajedi vardır, biri istediğini elde edememek, diğeri ise elde etmektir diye.

(Kim bilir, belki de daha hafif bir hayal kırıklığı ile atlatmış olsaydım bu macerayı şu anda buraya başka şeyler yazıyor olurdum...)

Neyse ne, artık gerçeği biliyorsunuz.  Japonya yaşantım son bulmuş olabilir ama kendimi daha iyi ve hayatla başa çıkabilir hissettiğim günlerde, bir seyyah olarak çeşitli ülkelerde ya da şehirlerde yaşamış olduklarımı bolca nostalji sosuna bulayarak burada sizlerle paylaşmaya çalışacağım O’nun izniyle.

Şimdiye kadar takipçim olan, bir şekilde bu blogda yayınladığım yazıları okuyan, beni destekleyen ve seyahatime iştirak eden bütün güzel insanlara çok teşekkür ediyorum.

Lütfen bundan sonra da takipte olun.

Pınar

EK: Yazının Başlığı ile İlgili Bir Paylaşım
Yazının başlığı aslında Kesmeşeker grubunun bir şarkısının başlığı: “Ne Zaman Gitti Tren?” Biliyorsunuz, kaçıp giden fırsatlar ya da benzeri durumlar için de kullanılır bazen “tren kaçtı” deyişi. Japonya da trenleri ile meşhur olan bir memleket olunca, e ben de hangi ara kaçtı bu tren de yolun sonuna geldik anlamayınca, duruma uygun düşen bu harikulade şarkıyı kendimle ve Japonya maceram ile ilişkilendirdim ve ortaya bu yazı çıktı. Tabii ortaya çıkan tek şey bu yazı değil, 2012 Temmuz’unda kendi çektiğim videoyu da bu şarkı ile birleştirdim ve ortaya oldukça amatör olan bu iş çıktı. Sırf şarkı için izleyiverin lütfen.



Cuma, Haziran 22, 2012

(Dikkat, klişe var!) Kahve kokulu bir yazı / コーヒーが香ってる小論文

Selamlar ve sevgiler çok meşgul arkadaşlarım! (Evet, bu yersiz bir sitemdir.)

Gün geçmiyor ki, ailenizin absürd seyyah'ı bir yaşına daha girmesin! Ben bu Japonya'dan oldukça yaşlanarak ayrılacağım bu gidişle; ama olsun, neler neler öğrendim, ne dersler çıkardım bu memlekette bir bilseniz! Mesela, kim derdi ki elin Japonya'sında Fransızca bir sözcüğün doğru telaffuzunu öğrenebileceğimi? Ama işte, insan şu ömür dönülen alengirli yolda... Ay vallahi ben yazarken bile bunaldım, siz okurken kim bilir ne fena sıkılırsınız diye düşünerekten cümlemi yarıda kestim. Sadede gelelim hemen, değil mi benim başarılı dostlarım?

Bu akşam kahve içmeye kafeye gitmiştim. (Aman Tanrım, Pınar, olağanüstü güzellikte ilginç bir olay bu, nasıl yaparsın bunu?!) Tek istediğim sütlü ve soğuk bir kahve içmekti ki; bu kriterlere uygun bir kahve çeşidi olduğunu düşündüğüm アイスカフェオーレ (aisu-kafe-ore) isimli zımbırtının adını binbir zorlukla okuyarak -evet itiraf ediyorum, hala katakana *yabancı sözcükleri yazmak için kullanılan Japon alfabesi* okumakta zorlanıyorum ve bu sözcüğü de 2 defa "kafe oru" diye ifade etmem üzerine, zavallı garson kız hiçbir şey anlayamadı doğal olarak- bu zımbırtıyı sipariş ediyordum ki, o da ne? Benim sayısız yerde gördüğüm kafe-ore kelimesinin yanında, açıklama bâbında "Café au Lait" yazmasın mı? Tamam kafe-ore'yi biliyorum, bakkalda çakkalda görüp duruyorum. Café au lait'i de duymuşluğum var da ikisinin de aynı şey olduğunu gün itibari ile öğrendim dostlar! Tamam, bu bir memleket meselesi olmayabilir ama ben de bir cumhurbaşkanı değilim zaten. "Ne işim olur benim yurttan ve dünyadan haberlerle yahu!" diyerek sığ bir insan imajı vermek istemem ama dünyanın işleyişine herhangi bir etkim olmadığı da aşikar.

Neyse ne diyorduk, evet kafe-ore. Her yerde gördüğüm bu içecek hakkında şunları düşünüyordum:
  1. Kahve ile alakalı bir içecektir, muhtemelen de bildiğimiz sütlü kahvedir. Ya da belki kahveli süttür.
  2. Japonların uydurup uydurup ipe dizdiği, Japongilizce kelimelerden yalnızca biridir.
Bir de café au lait hakkında düşündüklerime gelelim:
  1. Muhtemelen kahve ile alakalı bir içecektir, neye benzediği hakkında bir fikrim yoktur. Lakin bu durumu elbette çaktıracak değilimdir, ilk fırsatta siparişini vereceğim bir içecektir.
  2. Fransızca bir kelime olup, oldukça da afillidir.
İşte işi gücü olan arkadaşlarım, ben şimdi nereden bileyim bu kafe-ore ile café au lait'nin aynı içecek olup, Japonların bu içeceğe verdiği ismin aslında içeceğin orijinal Fransızca isminden devşirme olduğunu?! Zaten café au lait sözcüğünün Fransızca okunuşunu da bilmiyordum ki. Bana sorsan, "kafe oo leyt" diye okunuyor derdim, hatta ve hatta Fransız havası katmak adına, işkembe-i kübradan çıkma bir telaffuzla "kofi öö leyt" derdim yani. Ne bileyim ben "kafe o le" diye okunduğunu! Kafi LGS puanımız vardı da; biz mi okumadık elin Lycée de Galatasaray'ında efendim?! (Benim zamanımda LGS idi o, karıştırmayın yaşımı maşımı şimdi!!!) Ya da Saint Joseph efendi bizi lisesine buyur etti de biz mi gitmedik?!

Neyse işte, Joseph'le Michel takıladursunlar; ben size internetten birkaç café au lait resmi aşırayım:


(Sol baştan)
1.Sıcak kafe café au lait'si. Cicilikten yıkılan Japonların, ayıcık süslemeli kafe-oresi.
2. Aisu-kafe-ore, nam-ı diğer soğuk sütlü kahve.
3. Tasarımı oldukça ilgi çekici olan *üstü dar, altı geniş?! kime selam çakıyorsunuz arkadaşım?* bakkal kafe-oresi.
4. Teee kaç ay önce absürdün biri tarafından içilen kutu kafe-ore ve メロンパンという美味しいお菓子です!
(İşte kendime engel olamıyorum, Japonca konuşmadan edemiyorum, n'apacaksın?)


Şimdi burada cahil olan, suçlu olan benim de; ecnebinin malını olduğu gibi alıp da alengirli malengirli bir araba sözcüğe sahip olan Japonun hiç mi suçu yok? Hayır bildiğimiz sütlü kahve, başka bir şey olsa gam yemeyeceğim de; bu kadar mı zor arkadaşım sütlü kahve anlamını verebilecek Japonca bir sözcük bulmak? Zaten sizin o ayıla bayıla kafe-ore dediğiniz sözcüğün sözlük anlamı da "süt ile kahve"dir nihayetinde. Elin Fransızı söyledi diye mi önem kazandı? Bir de önüne "aisu"(iced) koymuşsunuz tüy diker gibi, yok mu dilinizde "buzlu" namında bir sözcük? Azıcık kendiniz olun be! -Diyene bak, bizde de mis gibi "sütlü kahve" yerine "neskafe" sözcüğünü kullanan bir kamyon insan yok mu? Neskafe dediğin üstelik, bildiğin marka ismidir arkadaşım, Selpak gibi, Cif gibi, Sarelle gibi. (Amma da tırıvırı yaptım he!)



Bütün bunları yazarken sevgili evli-mutlu-çocuklu ahbaplarım, aklıma bizim caffé latte geldi. "Nereden sizin oluyor lö?" *Fransız filan dedik ya, o yüzden lö; aslı "la"dır yoksa* diye sorabilirsiniz. Doğrudur, duyan da yedi göbek Floransalıyız filan zannedecek. Değilim efendim, ama geliyor aklıma böyle şeyler, durduramıyorum kendimi. Neyse mevzua dönelim, benim lügatimde *Yaşampınarı'nın Akla Zarar Lügat Bozması isimli sözlük çalışmam için sponsor arıyorum millet, duyrulur.* "sütlü kahve"nin gâvurca (hakaret olarak algılanmasın, YPAZLB'da "yabancı dil" demektir bu sözcük çünkü; çok da işlevsel bir sözcüktür, kısa ve sevimli değil mi sizce de?) karşılığı "Kafe Late"dir. Tevekkeli değil, café au lait ne demek bilememişim işte. Aman işte ne diyordum, Caffé Latte ve Café Au Lait sözcüklerindeki benzerlik herhalde dikkatinizi çekmiştir. Gecenin bu saatinde üşenmedim, erinmedim ve baktım ki ilki İtalya'nın "sütlü kayfe"si; ikincisi ise Fransa'nın. Zaten şu Avrupa dillerinin hepsi de birbirine benziyor diyeceğim de, çakma da olsa bir dilbilimci aday adayına yakışmaz bu cümle. Bu diller Latin kökenli olduğu için... Offff, valla sıkıldım, çizdim oynamıyorum!!!


Ne Japonya'ymış arkadaş, beni kahve uzmanı yaptı. Olmayan işi gücü bırakıp da, barista işine mi girsem ne yapsam? Ah ul*n kahve, sen nelere kadirsin kadim dostum! 


Bu da günün videosu olsun. Yemin ederim, videoyu ikinci kez izleyinceye kadar adamın Japonca konuştuğunu anlayamadım. Fransızca nasıl da her dilin önüne geçiyor, hey gidi!


Kapanışı da Fransızca yapalım bari "ne arkadaşlar sevdim ki zaten yoktular"ım; "Ma biyen süüüğğ!!!"




NOT: Bu kahve ile ilgili ilk yazım olmuş olabilir; amma ve lakin kesinlikle son yazım olmasını istemem.


Cuma, Haziran 08, 2012

Pilav makinesinde kek pişirmece! / 炊飯器ケーキ♡

Yüksek mühendis Arşimet'in "Bana yeterli uzunlukta bir sopa verin, dünyayı yerinden oynatayım." minvalinde oldukça beylik bir sözü vardır. İşte bu beylik sözün absürd seyyah versiyon(larından biri)ise şu olabilir: "Bana bir pilav makinesi verin, size dünyayı pişireyim!" Evet dostlar, demokraside asla çareler tükenmez; hele de Japonya'daysanız! Yeri gelir pilav makinesinde kek pişirilir, yeri gelir tost makinesinde gözleme yapılır. 

Daha da abartmak gerekirse "Bir gün bir makine aldım ve hayatım değişti." cümlesini sonuna kadar hakeden bir makinedir pilav makinesi. Tahmin edebileceğiniz gibi, Japonların da olmazsa olmazıdır; zira bu millet her öğünde gohan (ご飯) dedikleri pilavlarını yemezse rahat edemezler. Bizde ekmek ne ise, bu vatandaşlarda da pilav o demektir arkadaşlar. "Eee biz bunları zaten biliyoruz ki, ne demeye lafı uzatıyorsun?" diye soranlar çoğunluktadır eminim lakin burada vurgulamak istediğim şey şu: Adı üzerinde, pilav makinesi pilav pişirmek amacı ile tasarlanmış bir makineceğizdir. Yani içine pirincinizi ve suyunuzu koyarsınız, makinenizi çalıştırır ve yarım saat içinde de pilavınızı alırsınız. Olay budur yani. Zaten makinemiz de şöyle bir aletçiktir:

Fakat efendim, bendeniz bu makinede mercimekli bulgur pilavı mı pişirmedi, makarna mı yapmadı, yumurta mı haşlamadı, çorba mı kaynatmadı? Afedersiniz, makinenin suyunu çıkardım yani. Son vukuatım da kek numarası oldu, millet. He ama kötü mü oldu, çok iyi oldu, çok da güzel oldu bence. Kekten bahsetmiyorum tabii ki, zira bir makineyi amacı dışında kullanırsanız ancak kendinize yetecek kadar bir sonuç alırsınız. Ama Hatice'ye değil neticeye odaklanırsak, neticede makarna da yedim, kek de yedim.

Peki pilav makinesinde kek nasıl yapılır? Bu Japonya'nın bana öğrettiği bir şey varsa, o da pratik olmak her zaman en iyisidir. Dolayısı ile benden öyle alengirli tarifler beklememeniz gerektiğini de anlamışsınızdır. Tek yapmanız gereken, markete gidip bir paket HOT CAKE MIX alıvermek. Bu karışım Türkiye'de var mı bilemiyorum ama bence Japonya'da hayat kurtaran harika ürünlerden biri kesinlikle. İçinde şekeri, yağı ve unu zaten bulunan bu karışımı elde ettikten sonra ise ihtiyacımız olan şeyler yalnızca biraz süt ve bir adet yumurta. Sonrasında bu malzemeleri güzelce karıştırıyor ve makinemizi de çalıştırıyoruz. Hepsi bu! İsterseniz içerisine kuru üzümüdür, havucudur, tarçınıdır koyabilirsiniz. Ya da pankek havası vererek, kekin üzerine nutelladır, maple şurubudur filan dökerek Amerikan kahvaltısı yapabilir, kendinizi Tokyo'nun ortasında adeta birer New Yorker gibi hissedebilirsiniz.

Benim yaptığım keke gelirsek, yenilebilir düzeydeydi. Tabii yanık kokusu alan arkadaşlarım varsa bence onlardan özür dilemeliyim ama neyse. Çayla güzel gitti kek. Denemelerim devam edecek arkadaşlar, havuçlu tarçınlı kek diye diye sayısız kız tavlayan Issız Herif'ten bendeniz Absürd Seyyah'ın nesi eksik, sorarım size?

Tek sorun makinenin otomatik ayarı olabilir, yani normalde pilav için tasarlanan bu makinenin pişiricisi -o ne demekse- kendi kendine atıyor ve ısıtma özelliğine dönüyor. Sizin ise kekin daha fazla pişmesi için -çünkü o tuş attığında kek henüz cıvık kalmış oluyor- mecbur elinizle pişirme tuşunu tutmanız gerekiyor. Ben bir yandan baş ayağımla tuşa bastırırken öbür yandan da arkadaşıma mail yazarak pratikliğin dibine vurdum ama sizin benim kadar iğrenç olmanız gerekmiyor.

Son olarak yazıya ayrı bir tiksinçlik katsın diye sizlere yurt odamdaki masamı göstermek istiyorum. Valla şu resme bakınca ben bile kendimden utandım, eee dedik o kadar dağınık diye, dedim dedim inanmadınız, bak n'oldu şimdi?

Tiksinçlik sınırını çoktan aşan absürd seyyahınız hepinize iyi günler diler efendim! Son sözüm ise şu olsun: "Bana kettle, tost makinesi ve pilav makinesi süper üçlüsünü verin, el kadar odayı otel mutfağına çevireyim!"

Perşembe, Mayıs 31, 2012

Iskocya'dan haberler var!

Dunya harikasi dostlariniz varsa, su hayatta mutlu olmak hic de zor bir is degil! (^O^)


Sevdiklerden uzakta olmanin bir tek guzel yani varsa, o da onlara uzaklardan selamlar ve sevgiler gondermek ve de ayni sekilde onlardan selamlar ve sevgiler almaktir herhalde. Karsilikli ozleme ve ozlenme duygusunun guzelligi. Hatirlama, hatirlanma, unutmama, unutulmama.


Japonya'da bulundugum sure zarfinda, bana cesit cesit mektup, kart, hediye gonderen, benim icin usenmeden bir araba surpriz hazirlayan, bana yazan, beni arayan, beni dusunen butun o harika insanlara ne kadar mutesekkir oldugumu anlatmaya kelimeler yetmez. Iyi ki varsiniz, lutfen hep yanimda olun.

Bahsettigim butun o mektuplar ve kartlar da, haklarinda tek tek yazilmayi hakediyorlar elbette; ama bugunku yaziyi affiniza siginarak gunun kahramani, en eski dostum -kelimenin tam anlamiyla, zira kendisi ile 16 yildir tanismaktayim!!!- Ayse'ye armagan etmek istiyorum:



Kadim dostum Ayse! ♫ 

Nicedir kalbimden de bos olan posta kutumu, bu fevkalade guzellikteki kartpostalla senlendirdigin icin sana ne kadar tesekkur etsem az! Cok ama cok begendim ve evet, tam anlami ile "benlik" bir kart buldugun icin de seni ayrica takdir ediyorum. (^-^)
Her ne kadar Japonya'yi sevsem ve genel olarak burada guzel vakit gecirsem de, seninle yagmurlu Ingiltere topraklarinda gecirdigim 19 gunu hicbirine degisemem! Ve Oxford'a gitmeyi inan cok ama cok istiyorum! (Okumak icin olur, gezmek icin olur, film cekimi icin olur, olur da olur yani! )

Tokyo'da Oxford vardi da; biz mi gitmedik?

Ennnnnn kisa zamanda, dunyanin herhangi bir yerinde bulusmak dilegi ile;
Sana tez zamanda bir mektup hazirlama telasi icinde olmayi planlayan arkadasin Pinar