bu da böyle bir anımdır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bu da böyle bir anımdır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Temmuz 30, 2013

Geri dönüş olsa kalp sana geri dönmez mi? 帰れれば、帰れるのに。

Geçen sene tam da bu saatlerde evime dönmeye çalışıyordum.

Tamam, sanırım baştan almam gerekiyor. Zaten bloga öyle uzun bir ara verdim ki, kim olduğumu, ne yaptığımı çok değerli okurlarıma hatırlatmam gerektiğini düşünüyorum ancak bana kalırsa absürt seyyahınız da artık kim olduğunun, ne yaptığının çok da farkında değil. (Dur aman diyeyim, o topa girme, o topa girme!) Yok, o topa girmeye zaten niyetim yok. Onun yerine konuya giriyorum: Tamı tamına 1(bir) yıl öncesini hatırlayalım. Hatta en kestirmesinden 5n1k'yı verelim önce.

Ne: Japonya'dan Türkiye'ye geri dönüş
Ne Zaman: 30 Temmuz 2012 Pazartesi 07.00~
Nerede: Japonya (Chiba) & gökyüzü & Türkiye (İstanbul)
Nasıl: Uçakla & Bin bir zorlukla & Karmakarışık duygularla
Neden: Çünkü her gidişin bir dönüşü var.
Kim: ABSÜRT SEYYAHINIZ, bendeniz.

Temel bilgileri verme konusunu hallettikten sonra, daha da geriye gidelim (filmvari bir yazı yazmaya çalışıyoruz burada!) ve şöyle bir sahne açalım: Temmuzun son günleri, nem oranının %70'leri rahatlıkla bulduğu vıcık vıcık, Japonların tabiriyle "mushi mushi" günler. Üstelik de Ramazan, tıpkı şimdiki gibi! Absürt Seyyahınız evine dönüş hazırlıkları yapmaktadır ve Japonya'dayken ikame ettiği yurt odasını boşaltmak zorundadır. Gelin sahnemizi sizin için daha kolay hayal edilebilir kılalım ve bir fotoğraf koyalım:


♫Gidiyorum bütün aşklar yüreğimdeeee♫ ♫Eşyalar toplanmış seninle birlikte♫ ♫Bu aşk burada biter ve ben çekip giderim♫ türevinden şarkılar eşliğinde hap kadar oda (aylarca, odam hap kadar dedim dedim inanmadınız, bak ne oldu şimdi?) toplanmıştır. Ah ah bir bilseniz, şu tek insanın bile sığamadığı odaya ne kadar çok ıvır zıvır sığmış! Kocaman iki bavul, 20 kiloluk bir koli, iki küçük bavul , Datron reisin (eski bilgisayarım) çantası, şemsiye ve kim bilir kaç araba çöp! Gönül ne isterdi, gönül isterdi ki anıları bavula koyup götürmek ve ölene kadar muhafaza etmek mümkün olsun *sadece anılar değil de biraz kıyafet, süs püs, kitap, dergi, kimono, manga, elektronik bilmem neler, kırtasiye ıvır zıvırları, yemek falan da anılarla beraber gelse istiyor* fakat tek yapabildiği birbirinden kıymetli hatıraları kalpte ve zihinde muhafaza etmek. Nasıl, sahnemize yeterince duygusal bir atmosfer yerleştirebildik mi? 

Şimdi izninizle bu kadar yükle nasıl başa çıktığımı da anlatayım? Ben yurttan ayrılmadan önce, bütün bu eşyalar birbirinden çoktan ayrılmıştı: Bir bavul kargo ile havaalanına gitti (ben sonraları kafamı çok duvarlara vurdum neden önceden bunu akıl edemedim diye); 20 kiloluk koli gemi ile okyanusun ortalarında seyahat etmekteydi, küçük bavullardan biri canım arkadaşım E. ile Ankara'ya uçmuştu. Diğer büyük bavulla küçük bavul ise; mushi mushiliğin tavan yaptığı  bendenizin susuzluktan gözyaşı bile dökemediği zalim bir Tokyo gününde, Yokohama'nın yolunu tutmuştu. Bense geri kalan ıvır zıvır ile Yokohama'daki arkadaşlarımın evine yerleşebildim, bir iki günlüğüne. İŞTE BEN BUNA TAM ANLAMIYLA DAĞITMAK VE DAĞILMAK DERİM GENÇLER!!!

Yokohama'daki günler hakkında çok fazla söyleyebileceğim şey VAR fakat şu sinemasal yazıyı bir ölümcül bir trajediye yahut ağlak bir dramaya çevirmeye niyetim YOK. Zaten mevzu oraya yazının sonunda ister istemez gelecek, o yüzden şimdilik sakin sakin devam edelim. Yokohama'daki son günlerimde, tıpkı The Simpson'lardan Bart gibi 200 (iki yüz) küsür günde yapamadığım her türlü haltı -demeyeceğim tabii ki, eğlence, dinlence, gezmece, almaca, vermece vs. türünden aktiviteleri 2 (iki) güne sığdırmaya çalıştım ve başarılı olamadım. En son hatırladığım, ülkeyi terk etmeden iki gün önce hüngür hüngür ağladığımdı. (Ama ne demiştin paragrafın başında Pınar, ne demiştin?!) Peki, hemen dönüş yapıyorum, yeni sahnemiz kızlarla beraber iftar hazırlamamız. Gitmeden önceki gece bir sürü yeni insanla tanıştım, herkese Türkiye'ye döneceğim için ne kadar mutlu olduğumu anlattım. Çay içtik, sabaha kadar konuştuk. Bir önceki gece İranlı arkadaşımla kahve içmeye gitmiştik, ne de güzel sohbet etmiştik! Daha önceki akşam da işte şey olduğu akşamdı. Neyse, nasıl, dramatik havayı biraz dağıtabildim mi?

Şimdiyse zurnanın zırt dediği yere gelelim, yolculuk gününe!

Cuma, Haziran 22, 2012

(Dikkat, klişe var!) Kahve kokulu bir yazı / コーヒーが香ってる小論文

Selamlar ve sevgiler çok meşgul arkadaşlarım! (Evet, bu yersiz bir sitemdir.)

Gün geçmiyor ki, ailenizin absürd seyyah'ı bir yaşına daha girmesin! Ben bu Japonya'dan oldukça yaşlanarak ayrılacağım bu gidişle; ama olsun, neler neler öğrendim, ne dersler çıkardım bu memlekette bir bilseniz! Mesela, kim derdi ki elin Japonya'sında Fransızca bir sözcüğün doğru telaffuzunu öğrenebileceğimi? Ama işte, insan şu ömür dönülen alengirli yolda... Ay vallahi ben yazarken bile bunaldım, siz okurken kim bilir ne fena sıkılırsınız diye düşünerekten cümlemi yarıda kestim. Sadede gelelim hemen, değil mi benim başarılı dostlarım?

Bu akşam kahve içmeye kafeye gitmiştim. (Aman Tanrım, Pınar, olağanüstü güzellikte ilginç bir olay bu, nasıl yaparsın bunu?!) Tek istediğim sütlü ve soğuk bir kahve içmekti ki; bu kriterlere uygun bir kahve çeşidi olduğunu düşündüğüm アイスカフェオーレ (aisu-kafe-ore) isimli zımbırtının adını binbir zorlukla okuyarak -evet itiraf ediyorum, hala katakana *yabancı sözcükleri yazmak için kullanılan Japon alfabesi* okumakta zorlanıyorum ve bu sözcüğü de 2 defa "kafe oru" diye ifade etmem üzerine, zavallı garson kız hiçbir şey anlayamadı doğal olarak- bu zımbırtıyı sipariş ediyordum ki, o da ne? Benim sayısız yerde gördüğüm kafe-ore kelimesinin yanında, açıklama bâbında "Café au Lait" yazmasın mı? Tamam kafe-ore'yi biliyorum, bakkalda çakkalda görüp duruyorum. Café au lait'i de duymuşluğum var da ikisinin de aynı şey olduğunu gün itibari ile öğrendim dostlar! Tamam, bu bir memleket meselesi olmayabilir ama ben de bir cumhurbaşkanı değilim zaten. "Ne işim olur benim yurttan ve dünyadan haberlerle yahu!" diyerek sığ bir insan imajı vermek istemem ama dünyanın işleyişine herhangi bir etkim olmadığı da aşikar.

Neyse ne diyorduk, evet kafe-ore. Her yerde gördüğüm bu içecek hakkında şunları düşünüyordum:
  1. Kahve ile alakalı bir içecektir, muhtemelen de bildiğimiz sütlü kahvedir. Ya da belki kahveli süttür.
  2. Japonların uydurup uydurup ipe dizdiği, Japongilizce kelimelerden yalnızca biridir.
Bir de café au lait hakkında düşündüklerime gelelim:
  1. Muhtemelen kahve ile alakalı bir içecektir, neye benzediği hakkında bir fikrim yoktur. Lakin bu durumu elbette çaktıracak değilimdir, ilk fırsatta siparişini vereceğim bir içecektir.
  2. Fransızca bir kelime olup, oldukça da afillidir.
İşte işi gücü olan arkadaşlarım, ben şimdi nereden bileyim bu kafe-ore ile café au lait'nin aynı içecek olup, Japonların bu içeceğe verdiği ismin aslında içeceğin orijinal Fransızca isminden devşirme olduğunu?! Zaten café au lait sözcüğünün Fransızca okunuşunu da bilmiyordum ki. Bana sorsan, "kafe oo leyt" diye okunuyor derdim, hatta ve hatta Fransız havası katmak adına, işkembe-i kübradan çıkma bir telaffuzla "kofi öö leyt" derdim yani. Ne bileyim ben "kafe o le" diye okunduğunu! Kafi LGS puanımız vardı da; biz mi okumadık elin Lycée de Galatasaray'ında efendim?! (Benim zamanımda LGS idi o, karıştırmayın yaşımı maşımı şimdi!!!) Ya da Saint Joseph efendi bizi lisesine buyur etti de biz mi gitmedik?!

Neyse işte, Joseph'le Michel takıladursunlar; ben size internetten birkaç café au lait resmi aşırayım:


(Sol baştan)
1.Sıcak kafe café au lait'si. Cicilikten yıkılan Japonların, ayıcık süslemeli kafe-oresi.
2. Aisu-kafe-ore, nam-ı diğer soğuk sütlü kahve.
3. Tasarımı oldukça ilgi çekici olan *üstü dar, altı geniş?! kime selam çakıyorsunuz arkadaşım?* bakkal kafe-oresi.
4. Teee kaç ay önce absürdün biri tarafından içilen kutu kafe-ore ve メロンパンという美味しいお菓子です!
(İşte kendime engel olamıyorum, Japonca konuşmadan edemiyorum, n'apacaksın?)


Şimdi burada cahil olan, suçlu olan benim de; ecnebinin malını olduğu gibi alıp da alengirli malengirli bir araba sözcüğe sahip olan Japonun hiç mi suçu yok? Hayır bildiğimiz sütlü kahve, başka bir şey olsa gam yemeyeceğim de; bu kadar mı zor arkadaşım sütlü kahve anlamını verebilecek Japonca bir sözcük bulmak? Zaten sizin o ayıla bayıla kafe-ore dediğiniz sözcüğün sözlük anlamı da "süt ile kahve"dir nihayetinde. Elin Fransızı söyledi diye mi önem kazandı? Bir de önüne "aisu"(iced) koymuşsunuz tüy diker gibi, yok mu dilinizde "buzlu" namında bir sözcük? Azıcık kendiniz olun be! -Diyene bak, bizde de mis gibi "sütlü kahve" yerine "neskafe" sözcüğünü kullanan bir kamyon insan yok mu? Neskafe dediğin üstelik, bildiğin marka ismidir arkadaşım, Selpak gibi, Cif gibi, Sarelle gibi. (Amma da tırıvırı yaptım he!)



Bütün bunları yazarken sevgili evli-mutlu-çocuklu ahbaplarım, aklıma bizim caffé latte geldi. "Nereden sizin oluyor lö?" *Fransız filan dedik ya, o yüzden lö; aslı "la"dır yoksa* diye sorabilirsiniz. Doğrudur, duyan da yedi göbek Floransalıyız filan zannedecek. Değilim efendim, ama geliyor aklıma böyle şeyler, durduramıyorum kendimi. Neyse mevzua dönelim, benim lügatimde *Yaşampınarı'nın Akla Zarar Lügat Bozması isimli sözlük çalışmam için sponsor arıyorum millet, duyrulur.* "sütlü kahve"nin gâvurca (hakaret olarak algılanmasın, YPAZLB'da "yabancı dil" demektir bu sözcük çünkü; çok da işlevsel bir sözcüktür, kısa ve sevimli değil mi sizce de?) karşılığı "Kafe Late"dir. Tevekkeli değil, café au lait ne demek bilememişim işte. Aman işte ne diyordum, Caffé Latte ve Café Au Lait sözcüklerindeki benzerlik herhalde dikkatinizi çekmiştir. Gecenin bu saatinde üşenmedim, erinmedim ve baktım ki ilki İtalya'nın "sütlü kayfe"si; ikincisi ise Fransa'nın. Zaten şu Avrupa dillerinin hepsi de birbirine benziyor diyeceğim de, çakma da olsa bir dilbilimci aday adayına yakışmaz bu cümle. Bu diller Latin kökenli olduğu için... Offff, valla sıkıldım, çizdim oynamıyorum!!!


Ne Japonya'ymış arkadaş, beni kahve uzmanı yaptı. Olmayan işi gücü bırakıp da, barista işine mi girsem ne yapsam? Ah ul*n kahve, sen nelere kadirsin kadim dostum! 


Bu da günün videosu olsun. Yemin ederim, videoyu ikinci kez izleyinceye kadar adamın Japonca konuştuğunu anlayamadım. Fransızca nasıl da her dilin önüne geçiyor, hey gidi!


Kapanışı da Fransızca yapalım bari "ne arkadaşlar sevdim ki zaten yoktular"ım; "Ma biyen süüüğğ!!!"




NOT: Bu kahve ile ilgili ilk yazım olmuş olabilir; amma ve lakin kesinlikle son yazım olmasını istemem.


Salı, Şubat 07, 2012

Sevgililer günü Japonya'ya fazlaca erken geldi: 愉快バレンタインデー!

Yüzyılların müzmin bekarı seyyahınız YasamPinarim yine karşınızda!

"Müzmin bekar" kelimesini özellikle kullanmamın sebebini başlıkta arayınız dostlar, yani demem o ki; "Sevgililer Günü" isimli hedenin bende çağrıştırdığı ilk şey, elbette kendi müzminliğim, bekarlığım. Amma ve lakin, seyyahın da makbul olanı bekar olanıdır. Böylece konumuza giriş yaptık, hayırlı ve de uğurlu olsun!!!


Elbette ki yalnızlık ömür boyu fakat konumuz yalnızlık değil de Japonya olduğundan, kısaca Japonya'daki sevgiler günü merasiminden bahsetmek gerekiyor olabilir. Japonya'da, sevgililer günü oldukça büyük bir fenomen.  Sevgililer gününün en önemli olayı ise çikolata. Markette gerek sevgililer günü için özel olarak paketlenmiş hazır çikolatalar olsun, gerek el emeği göz nuru çikolata vermek isteyenler için imal edilmiş kalıplar, hediye paketleri vs. olsun binbir türlü ıvır zıvır var.Taa sittin gün öncesinden de bu  ıvır zıvırlar dükkanlardaki yerlerini alıyor. Bu önemli (?) günde elbette ki ahbaplarınıza, iş arkadaşlarınıza, aile efradınıza filan çikolata verebiliyorsunuz; fakat günün asıl bombası elbette hoşlanıp da açılamadığınız, ufaktan ufağa -ya da açıktan açığa da olabilir- yazdığınız, yazıldığınız elemanlara çikolata vererek unutulmaz bir ilan-ı aşk etmeniz. İşin hoş kısmı ise şu: bu atılımı biz dişi tayfası yapıyoruz. "GERÇEKTEN Mİ?" diye şaşıranlarınız olabilir; ama bana kalırsa oldukça hoş bir bakış açısı bu, tamamen yeni bir konsept. Kızların aşk itirafında bulunmasını sonuna kadar destekliyorum; bu sebeple de Japonların biraz fazla abarttığını düşünmekle birlikte; sevgililer gününe getirdikleri bu farklı havadan da hoşlanmıyor değilim. Hatta ve hatta hazır buradayken, ben de saçma sapan isyanlara geleceğime hoş bir atılım gerçekleştirsem fena olmaz gibi. (Bunu yazmamışım gibi davranıyoruz.)



İşte teeee ocak ayında gördüğüm bir takım ıvır zıvırlar. Bunların milyon türlüsünü bulabilirsiniz şu anda, malum beklenen gün geldi çattı neredeyse!


Sanal alemden gördüğüme ve okuduğuma göre, Tokyo'nun Narita'sı (havaalanı olan) da sevgililer gününü unutmamış, sevenlere, sevilenlere, hoş bir atraksiyon hazırlamış. Yukarıda, benim çekmediğim resimde gördüğünüz bu cicili bicili kalp şeklindeki kartlara güzel sevgililer günü dileklerinizi döşeyebiliyormuşsunuz. Sonra da bizim Telli Baba misali Narita Babaya bu kartları asıyor, sevginizi dünyaya haykırabiliyormuşsunuz. (Ya da en azından şu sıralar yolu Narita'ya düşenlere.) Sevgililer günü geçtikten sonra da bu kartlar Tokyo'daki bir tapınağa götürülecekmiş. Bu olayı kaçırmamalı idi de yollar uzak, cepler delik, kalpler kırık. Âh ki ne âh. (Mevzu buraya nasıl geldi, biri hayrına açıklayıverse keşke.)
 




Şimdi başka "âh ki ne âh"lık bir meseleye gelelim. Sevgili evlere servis (?!) seyyahınız da, elbette, Japonya'daki sevgililer günü dalgasından nasibini aldı, hayatındaki ilk sevgililer günü "çukulatasını" kaptı! Buraya kadar her şey çok güzel, çok hoş amma işte sevgililer gününden yana gram talihi olmayan bu vatandaşın, dünyalar tatlısı çikolatasının muhteviyatında yer alan LİKÖR(洋酒・youshu) sebebiyle, hevesi GENE kursağında kaldı! (Alkol tüketmiyorum dostlar.) Mecbur, pek çok şeye uzaktan baktığımız gibi (bugün çok imakar gördük seni?) bu cânım çikolatalara da uzaktan baktık a dostlar. Bunun üzerine dünyadaki "Bütün likörler yerin dibine girsin, sevgililer günü de ölsün uleeeennnn!!!" diye bağırmak geçmedi değil içimden.






Burada ise yukarıda anlattığım aşamaların nasıl geliştiğini gösteren hoş bir animemiz var. 魔法のチョコレート (mahou no chokoreeto) yani Sihirli Çikolata isimli bu mini animemizde küçük kızımız yakışıklı futbolcumuza yanık, bir de bunun gazcı arkadaşı var -ki dostlar başına-, bu kızı sevgililer gününde bir atılım yapması için gaza getiriyor bu arkadaş ve sonrasını da lütfen izleyin.




Yukarıdaki manidar videonun Japonya ile de seyyahlık ile de en ufak bir alakası olmamasına karşın, yukarıdaki animenin aksine, durumuma daha uygun bu videoyu paylaşmakta bir beis görmez ve hepinize mutlu sevgililer günleri dilerim. Hatta Japoncasını da söyleyelim: Yukai Barentain Dei! (愉快バレンタインデー!) (Evet, bizim İngilizce Valentine's Day'in Katakanacası) Sevelim, sevilelim, bu dünya kimseye kalmaz canım okurlarım!

Salı, Ocak 17, 2012

Seyyah nihayet siftahı yapabildi! : Kyōto (京都), Ōsaka(大阪), Nara(奈良)

Picasa Web Albümleri'mden:
Kyoto için buraya
Osaka için şuraya
Nara için ise oraya bağlanabilirsiniz, güzel olur, şükela olur.

Havanın 5° olduğu, karsız, ya da kârsız bir günden, Tokyo'dan selamlar, muhabbetler ♪

"Senin yazacağın bloğun içine ben turp sıkayım, o da yetmez biraz da pul biber dökeyim!" diyerek bana ayar verecek olan bütün takipçilere katılıyorum. Hepiniz haklısınız, yaşayın, varolun.

"Seyyah bozuntusunun yaptığı siftah da ne ola ki?" diye düşünenlerin merakını giderelim: Cânım ülkemizde olmayan ama neredeyse yaban ellerin hepsinde bulunan "kış tatili" (Aralığın sonu- Ocağın başı) ismi verilen uzuuuuuun tatilden bendeniz de nasibini alarak kendini yollara vurabildi! Şu memlekete geldim geleli şehiriçi aylak aylak dolaşmaların dışına çıkamamış olan bu zavallı gurbetçi için oldukça büyük bir yenilik bu elbette, zavallı olmayan gurbetçiler zaten gününü gün ederken, gurbetçi bile olmayan şerbetli insanlara gelince.... gelmesek daha iyi ola mı ki acaba?

Bünyemin alışık olmadığı kış tatilinin ilk birkaç gününü bünyemin oldukça alışık olduğu bir takım eylemleri yaparak geçirdim. (Mesela? diye soranlara Aylaklık? diye cevap vermek yüreğimi pare pare eyliyor.) Aralığın 30'unda ise, bir süredir planladığımız 5 günlük seyahatimiz için yollara düştük. Kiminle yolculuğa çıktığım konusunu da açalım. Bilmem farkında mısınız ama atalarımız oldukça aklıselim imiş bizim ki böylesi yerinde laflar edebilmişler: Birini tanımak istiyorsanız onunla tatile çıkın. Bense 5 kişiyle tatile çıkarak önemli bir tanışma faslının içinde buldum kendimi. Yalnız yolculuğa çıktığım insanlardan ziyade kendimi tanıdım desem yeri, o nasıl bir huysuzluk, o nasıl bir münzeviliktir ki 5 kişiyle yaşamak bana bütün o koşuşturmadan daha fazla yorgunluk verdi. Birlikte yola çıktığım kızlar oldukça şirin olmakla beraber, yalnızlığa alışmış bu bünyeye o kadar şirinlik de fazla geldi. Aklımı kaçırmadan ya da birini fırçalamadan seyahati tamamladığım için şükretmeliyim sanırsam.

Seyahatimize başlayalım: 30'u akşamı "night bus" adı verilen araca binmek için Shinjuku'ya gittik. Bizdeki gibi bir terminal, efendim otobüs durağı filan bekliyorsanız yanılıyorsunuz; tam tersi bizde artık olmadığı söylenen çığırtkanlar ortalıkta dolaşıp otobüslerin ismini söyleyerek yolcu topluyorlardı. Zaten ilk dumuru bu karışıklık anında yaşadım, "eyvahlar olsun" dedim içimden "bir hayal kırıklığı sesi duyuyorum galiba!"



Ve beklenen hayalkırıklıkları üçer beşer gelmeye başladı! Night bus denilen olaydan başlayayım: Gecenin 12'si gibi yola koyulan bu otobüs, yolcularının uyuya uyuya istedikleri yere gitmeleri için var: Yani perdeler çekili, ışıklar kapalı, üzerinde battaniye, arkanızda yastık, tıngır mıngır ilerliyorsunuz. "Eee bunun nesi kötü ki?" diye soranlara cevabı da yapıştırayım: Arkadaşlar, benim için önemli olan varılacak durak değil gidilecek olan yoldur, yani o yolculuk halidir. Hatta ve hatta kendimi en huzurlu hissettiğim zamanlar -eğer midem bulanmıyorsa, bir yere yetişmem gerekmiyor ya da ihtiyaç molasına çıkmam gerekmiyorsa- yolculukta geçirdiğim zamanlardır. Uçak olsun, otobüs olsun, tren olsun; camdan dışarı bakmak, özellikle geceleri kulağımda müziğim, zihnimde tatlı düşüncelerim ve hayallerimle yollar katetmek, benim için anlatılamaz bir mutluluktur. Fakat bu gece otobüsü denilen zımbırtı ile bu ufacık mutluluğum bile elimden alındı! Otobüsün tıklım tıkışlığı, koltukların rahatsızlığı ve karnımın açlığı da hepsinin üzerine wasabi oldu, soya sosu oldu.




Nerede bizim cillop gibi otobüslerimizde verilen çayı kahvesi, nerede mola verilen o ferah mekanlar? Mola verilen yerde hamam gibi kaynayan otobüsten kendimizi dışarı zor attık. Aa, evet otobüsün dayanılmaz derecede sıcak olduğundan ve benim de içimi adeta cayır cayır yakan bir kazağım olduğundan bahsetmemiştik. Muhtemelen 0° civarı bir soğukta buzlu kakao içmemin nedeni de budur. Yalnız kendi kendine içeceği hazırlayıp size sunan ve bunu görüntülü bir şekilde gerçekleştiren içecek makinesi harikaydı, Japon otobüslerini öldür, Japon teknolojisinin hakkını yeme.


"Eee, bu kadar şikayet edecektin madem, ne demeye o çok övdüğün Japon teknoloji harikası hızlı tren (Shinkansen)lere binmedin?" diyerek kendince bana akıl vermeye çalışan okurlar elbette yoktur ama gene de hızlı tren fiyatlarından bahsedelim de millet gerçeklerle yüzleşsin. Hızlı tren ile Tokyo'dan Kyoto'ya gitmek sadece 2 saat 20 dakika alıyor, otobüsle ise yaklaşık 7 saat. Buraya kadar her şey güzel. Şimdi de fiyatlara gelelim; otobüs ile gidiş-dönüş Türk parası ile 150 lira civarında iken; hızlı trenle sadece gidiş parası en ucuz ihtimalle 300 lira civarında. Eee, para konuşuyor hemşehrim, dünyanın düzeni bu. Belki keser döner sap döner, benim de talihim döner de shinkansenlerden size selam çakabilirim bir gün, inşallah.



Yukarıdaki resim, yolculuğun sonlarına doğru bozulan otobüsten bir kare. Yarı uykulu yarı uyanık hatırlıyor gibiyim bu anı, üzerinde bahsetmeye değmez. Tıpkı hiç resmini çekmemiş olduğum kaldığımız otel gibi, hoş oteldi gerçi.


Cuma, Aralık 16, 2011

Bana Bunlarla Gelin! - Sōran Bushi (ソーラン節)



Merhaba arkadaşlar!

Benden bu kadar çabuk başka bir yazı beklemiyordunuz değil mi? Ne yalan söyleyeyim, ben de kendimden beklemiyordum, ama deli saçması mükemmeliyetçiliğimi bir kenara bırakarak, hemen bugün, sıcağı sıcağına, beni çok etkileyen hoş bir hadiseyi sizlerle paylaşasım geldi, tutmayın beni!

Bugün bir haftadan beridir üzerimde olan ölü toprağını azıcık silkeleyip, insan içine karışmak adına, Waseda'nın yüzbinlerce etkinliğinden sadece biri olan, öğrencilerin düzenlediği parti desen parti değil konser desen konser değil, bir çeşit toplaşmaya katıldım. Bu toplaşmanın gayesi okulun gizli yeteneklerini ortaya çıkarıp benim gibi yeteneksizleri kendinden nefret ettirmekyi desem yalan olur, zaten o kadar hoş bir etkinlikti ve bendeniz de o kadar hazzettim ki, kendimden nefret etmeye filan da fırsat bulamadım. Olayımıza dönersek, bu partimsi etkinlikte, bülbül gibi şakırım diyen, harika dans eder göz doldururum diyen, ne bileyim enstrüman aracılığı ile herkesi büyülerim filan diyen öğrenciler sahneye çıkıp performans sergilediler, bir çeşit "yetenek sizsiniz" olayı yani. (Burada "yetenek sizsiniz"i, "yeteneksizsiniz" anlamı ile de kullanarak hem söz sanatı yapıyorum -ha?- hem de kendime atıfta bulunuyorum. -oh, yes!-) Neyse ki jüri müri yoktu, öğrenciler arasında oldukça cici bir etkinlikti.

Hemen hemen herkesin performansını beğendim diyebilirim. Peki, itiraf ediyorum, sahneye çıkıp da gitar+slow müzik olayını yapan arkadaşları azıcık dinlemezlik ettim ama bu kimsenin yeteneksiz olduğu anlamına gelmiyor, sadece İngilizce slow şarkıların hepsi bana aynıymış gibi geliyor. Bütün performanslar güzeldi güzel olmasına; ancak bir tanesi vardı ki beni benden aldı, resmen gözlerimi sahneye kilitledi! Bırakın başka şeylerle ilgilenmeyi, kafamı bile çeviremedim! Daha önlerde oturan bir arkadaşım sağolsun videoya aldı bütün geceyi benim için; ben de şimdi o videoyu paylaşacağım ama inanın videoyada izlediğiniz benim bu akşam izlediğim şovun şahaneliğinin yarısını bile yansıtamıyor: (Teknik ayrıntı: HD çekmiyorum videolarımı bir süredir; hem çok yer kaplıyor, hem daha kısa çekebiliyorum hem de zaten buraya aktarınca o HD özelliğini kaybediyor.)




Bu şahane dansı canlı canlı izlemek çok daha ayrı bir şey. Bu dans, tahmin edebileceğiniz gibi, geleneksel bir Japon dansı. "Sōran Bushi" adı verilen bu dans, Japonya'nın en kuzey bölgesi olan Hokkaido bölgesine ait bir dansmış. Sōran Bushi adı da şarkı esnasında söylenen o şarkıdan geliyor zaten, şarkı da Hokkaidolu balıkçılar tarafından söylenirmiş. Farkettiniz ise, dansın içerisinde halat çekme hareketleri de var. Şu saat oldu, Sōran Bushi'yi kaç kez dinledim, hatırlamıyorum. Öylesine sardı yani.

Açıkçası Japon kültürünü çok ama çok etkileyici buluyorum, bunu anlamak çok da zor olmamalı sizin için, etkileyici bulmasam burada işim ne, değil mi ama? Ama mesela Tokyo'da Shibuya ya da Ikebukuro gibi fazla modernize olmuş kalabalık ve işlek semtlerde kendimi pek de Japonya'da gibi hissetmiyorum, o Japon kültürünü göremiyorum, algılayamıyorum bir türlü. Ne zaman ki bir tapınağa girsem, (ki onunla ilgili bir yazım da gelecek) ya da böyle geleneksel olaylara denk gelsem; işte o zaman bu ülkeye daha bir bağlanıyor ve Japonya'ya geldiğim için mutluluklardan mutluluk beğeniyorum. İşte Sōran Bushi de benim üzerimde böyle bir etki yaptı, günlerdir neden bir şekilde yerlerde olan moralimi aniden yükseltti, adeta tavan yaptırttı!




Yukarıda gördüğünüz de gene bir Sōran Bushi dansı, sanırsam dizi gibi bir şeyden alınmış. Dizideki mevzular nedir bilemiyorum ama zaten konumuz da dizinin olay örgüsü değil, dansın kendisi. Sanırım beni Japonların geleneksel faaliyetlerinde en çok etkileyen şey bu bağırma hadisesi. Mesela kendo yaparkenki "HA! HU!" seslerine resmen ölüyor bitiyorum. Ya da bir önceki yazıyı okuyanlar hatırlayacaklardır, lise kıyafeti giyen ne idüğü belirsiz -aslında belirli canım işte milleti gaza getiriyorlar benimki de laf!- elemanların marş öncesi böyle güzel bir olaya giriş mahiyetinde nara atma merasimleri vardı. Sōran Bushi'de ise şarkının kendisi başlı başına bir olayken zaten, dansı yapan insanların da böyle bağırıp çağırmaları beni resmen mest etti. Hatta o kadar hoş bağırıyorlardı ki; bir ara böyle izleyicilerin arasına tekme tokat Allah ne verdiyse dalacaklarını filan düşündüm. (Evet haşinlikten hoşlanan bir psikopatım? Yok canım, siz de!)

Bu gidişle, bir türlü başlayamayan kendo sevdamı bir kenara bırakıp "Dokkoisho! Dokkoisho! Sōran Sōran!" diye naralar atarak başka bir mecrada kendime yer arayacağım. Çok güzel dans be!

Bu arada bu yazı biraz fazla mantıklı mı oldu ne? Bu kadar aklıselimlik fazla bana!





Perşembe, Aralık 15, 2011

Absürd Bir Seyyahın Kayboluşları 1- Bu haftasonu fazla bana: Halloween & Soukeisen


Uzun bir zamanın ardından mevzua nereden başlayacağını, olayı nereye bağlayacağını bilememe sendromundan muzdaribim gençler. Ama beni anlayışla karşılarsınız diye umuyorum. Ummasına umuyorum ama umduğumu bulabiliyor muyum acaba?

Bir halta benzememesine rağmen, bu bloğu takip eden en az 10 kişi sayabilirim. Hava atmak gibi bir niyetin kesinlikle olamaz, bu bloğu takip ediyor olmak kesinlikle o çok değerli, sadık, fedakar ve destekçi arkadaşların meziyetlerinden kaynaklanıyor. Ben de kendim için olmasa bile en azından o çok ama çok mümtaz arkadaşlar başta olmak üzere sizin için, evet bütün okurlarım için gayret edip yeni yazılarla karşınızda olacağım! (Gaza da geldik, du' bakalım!)

Şimdi milletin neler sorduğunu tahmin edebiliyorum: "Dostum senin problemin ne? Bunca zamandır ne alemdeydin? Ne haltlar karıştırmaktasın? Ne ayaksın kızım sen? Dün gece neredeydin, sorsam söyler miydin, kimbilir kimleydin soralım o zaman?!" tarzında cümlelerle bana ayar vermek isteyebilirsiniz, siz ayarınızı vermeden ben hemen cevabımı vereyim: Buraya yazmadığım süre zarfında, her gün başka bir alemdeydim. Öyle haltlar karıştırıyorum ki o haltlara hiçbir komplo teorisi bir açıklama getiremez. Ne ayağım, tam anlamı ile bir sosyal kelebeğim, kendime engel olamıyorum! Dün gece neredeydim, sorsanız da söyleyemem. diyeyim mi? Arkadaşlar şu söylediklerimin en azından bir kısmının gerçek olması için neler vermezdim! Buraya yazmadığım süre zarfında elbette bazı vukuatlarım oldu, kah iyi kah kötü anlamda, amma ve lakin "gel de gör beni bambaşka biri!" türü meydan okuyan beylik cümlelerle de karşınızda değilim. Dedim ya diyemeyeceğim; çünkü demedim; Tokyo'da da hayat, tıpkı İstanbul, Beyrut, İsfahan, Paris, Londra, San Francisco gibi şehirlerde de olabileceği gibi, her şey güzel olmakla beraber hiçbir şey mükemmel değil. Ah beklentiler, vah beklentiler.

Daha fazla uzatmadan (daha ne kadar uzatabilirsin ki zaten?!?!) ufaktan ufaktan "Bu hatun kayboluşlarda iken neler yaptı, vukuat derken şair burada neyi kastetti?"  soruları cevaplandırmaya çalışalım. Evet geliyoooor:

Previously on Absürd Bir Seyyah'ın Trajikomik Seyahat Anıları:

1. 22 Ekim Cumartesi, Gereksiz Bir Halloween Partisi

Evet, bu vukuatımı sizlerle paylaşırken, ne yalan söyleyeyim hicap duyuyorum. Ama ne çare, işledik bir kere böyle bir şeyi, aleme ibret olsun diye de duyurmak gerekir. Açıkçası ne Halloween'le ne de partilerle ilgilenen bir zatım ama işte hazır Japonya'ya gelmişken bir gaza geldik, Halloween partisi nasıl oluyormuş gittik gördük.

Kadim Japon dostlarımdan birinin daveti üzerine bu partiye iştirak ettim. Olay şöyle gelişti: Bu çok sevgili arkadaşım ben Japonya'ya geleliden beri benimle adam gibi bir etkinlikte bulunmayı reddediyor (ama işim var ama gücüm var gibi bahanelerle) ve beni boyuna partilere çağırıyordu. Hayır, bu sözlerimden arkadaşımı sevmediğim ya da onun kötü niyetli biri olduğu gibi durumlar çıkarılmasın ama yani durup bir durum değerlendirmesi yapınca olayımız bu. Neyse, ben de işte arkadaşın "nezih bir mekan öyle dans, gürültü filan yok yiyoruz müzik dinliyoruz öyle" filan yorumlarına inandım, atladım geldim. Shibuya adı verilen gençlerin cirit attığı semtte umduğum mekanla bulduğum mekan tabii ki birbirini tutmadı:

 Vay, olaya gelin! Millet o kadar hareketli idi ki, adam gibi resim bile çekemedim. Halloween partisi hakkında neler söyleyebilirim diye düşünüyorum da.... Aslında partiye gidiş amacım tamamen gözlemdi arkadaşlar. (Niyeyse burada yazar kendini aklama çabası içinde gibi, size de öyle mi geldi?) Hani Japonların bu kadar büyüttükleri Halloween neymiş, ikide bir yaptıkları partilerin amaçları ne imiş bir bakalım görelim dedim. Sonuç olarak da şunlara geliyoruz: Japonları iki aşamada inceleyebiliriz: İçmeden önce, içtikten sonra. Öyle büyük bir değişikliğe giriyorlar ki, gözümle görmesem asla inanmazdım. O saygılı, sessiz, kuralların dışına asla çıkmayan tipler gidiyor, gürültücü, önüne gelenle hoş beş edip şakalaşan, ona buna gülen, eğlenen, kısmen "cıvığımsı" elemanlar geliyor. Benim alkolün etkisiyle gevşeyen arkadaşlarım sağolsun, yolda o kadar çok insanla konuşup resim çektirdik ki (ben sık sık sıvışma girişimlerinde bulundum) saymaya kalksam kesinlikle sayamam. Ben açıkçası insanların bu kadar gürültü ve patırtıdan niçin hoşlandıklarını pek çakamadım ama Japon arkadaşımın söylediğine göre, gündelik hayatlarında sürekli kurallar çerçevesinde yaşamak zorunda olup deli gibi çalışan Japonlar, ancak bu tür aktivitelerde çıldırarak kurtlarını dökebiliyormuş. Mantıklı geldi bana böyle düşününce; zira biz Türklerin kurtlarını dökebilmesinin binbir türlü yolu var ama bu insanlar bizim gibi kafasının dikine giden insanlar değiller ki. Hani biz olsak, ne düşündüysek pat diye söyleriz, canımız çok sıkılırsa karşımızdakine laf sokmaktan asla geri kalamayız en olmadı sıkı bir dayak atarız. Ama Japonlar öyle mi efendim, n'apsın adamcağız gece gündüz kurallar çarkında dönüp dursun, ona buna kibar kibar konuşsun, bir yerden sonra kopacak tabii. Sıkıyorsa birini sopalamaya kalksın yani. Gene de böyle içmeli coşmalı ortamlar kesinlikle özenilecek yerler değilmiş, bizatihi gördüm, yanlışlıkla gittim, bir daha da gitmem. (inşallah.)

He bir de unutmayayım, bütün bu gümbürtü yetmezmiş gibi bizim çılgın kızların makyajlarını (suratlarını maviye yeşile filan boyadılar da) rahat rahat silebilmesi için, o saatte üşenmedik karaokeye gittik. Ben de böylece ilk karaoke maceramı yaşamış oldum:



2. 23 Ekim Pazar, Soukeisen ya da Keisousen Diye Adlandırılan Beyzbol Müsabakası



"Hayatındaki ilk beyzbol maçını Japonya'da izleyeceksin." deseler herhalde "Git işine arkadaşım, ben ne anlarım beyzboldan?!" derdim. Açıkçası, hayatımın ilk beyzbol maçına burada şahit olmuş olsam da, hala daha aynı cümleyi sarfedebilirim: Ben ne anlarım beyzboldan? "Peki ya ne demeye beyzbol maçına gittin be arkadaşım?" diye sormanız gerekiyor burada, ona göre ben de güzel bir cevap hazırladım çünkü: Maç var dediler geldik.

Geyiği bir kenara bırakırsak (geyikten başka bir şey yazdığın var mı senin Allah aşkına?!?!) Soukeisen ya da Keisousen denilen mevzu, ezeli rakip oldukları iddia edilen Waseda Üniversitesi ile Keio Üniversitesi arasında düzenlenen bir beyzbol maçı olup, genç yaşlı demeden bir dünya insanın heyecanla takip ettiği hoş bir etkinliktir. VE ŞİMDİ SIRADA KANJİ DERSİ! Soukeisen isminin nereden geldiğine bir bakalım: (Bakın bu bilgiyi hiçbir Türkçe sitede bulamazsınız, adam olun, kıymetimi bilin demeyeceğim tabii ki; der miyim öyle bir şey hiç ben?)

早慶戦(sou-kei-sen)in ilk kanjisi 早(sou), Waseda'nın ilk kanjisi(早稲田)nden geliyor. "E biri sou biri wa bu ne biçim iş hafız?" gibi soruları lütfen bana sormayın. Soukeisen'in 慶 keisi ise Keio'nun 慶応 ilk karakterinden geliyor, çaktınız değil mi? Peki 戦 sen nereden geliyor diye sorarsanız, o da maç, müsabaka, savaş, mücadele vs. gibi bilumum anlamlara gelmekte. İşte böyle hoş isimli bir müsabakaya da katılmadım demiyorum gençler, ne kadar gurur duysam az! (Hoş da bir anektod: Waseda Üniversitesi olarak biz (hm?) bu müsabakaya Soukeisen derken, sevgili Keio'lular ise Keisousen diyorlarmış. E, iyi.)



Beyzbolun b'sinden çakmayan bir garip olarak sabahın köründe stadyuma gelip saatlerce uyumama savaşı verdim diyeceğim ama aslında şu resimde gördüğünüz güruh sağolsun, bir an bile yelkenlerimi suya indirmeme izin verilmedi. O lise kıyafetleri ile gezen grup ne ayaktır ben de anlamış değilim. Japon arkadaşım bir takım açıklamalar yapmaya çalışsa da benim gözümde bu tayfa lise kıyafetleri ile gezen, birden bağırıp tuhaf el kol hareketleri yaparak insanları gaza getirmeye çalışan oldukça enterasan bir takım kişiler. Ama işlerini büyük bir disiplinle yaptıklarını da söylemem lazım. İşte bendeniz her ne zaman uykuya dalacak olsam, bu gizemli tipler "HAAAAAAAA!!!!!! HUUUUUUUUUUU!!!!!! YOOOOOOOOOOO!!!!" gibi anlamlandıramadığım naralar atarak Waseda marşları söyleyip bize de talimat verdiler. Başarılı da oldular yani, olaya Fransız bendenizi bile havaya soktular, marşlar söylettiler, tezahürat ettirdiler.


Şimdi bu kadar maç dedik, müsabaka dedik, mücadele dedik, rakip dedik ama aklınıza sakın bizim olaylı derbiler filan gelmesin. Hatta bildiğiniz rakip kavramını unutun. Ben unuttum mesela bu maçtan sonra; zira siz hiç düşünebiliyor musunuz, örneğin Fenerbahçe'nin tribününe bir Galatasaray grubu gelsin de kendi takımına tezahürat etsin? Ya da ne bileyim Galatasaray tribünü Fenerbahçe için "Haydi Fener haydi Fener haydii!! Tam zamanı tam zamanı şimdiiii!!" tadında destek cümleleri sarfetsin? Bunun olduğu gün ben de.... neyse o konu bu bloğun konusu değil. İşte NŞA rakip denilebilecek hiçbir takımın göstermediği bu sportmenliğin kralını Soukeisen'de gördüm, gözlerime inanamadım. Şu resimde gördüğünüz grup, Keio'nun grubu. Bizim(yani Waseda) tribüne gelmekle hem Waseda için hem Keio için tezahürat yaptılar! Aynı olayı Waseda grubu da yaptı. Zaten maçın öncesinde de okulların marşları çalınırken böyle bir saygı duruşuna geçtik cümbür cemaat. Ayrıca Wasedalılar da Keiolular da kendi tribünlerinde karşı takım için tezahürat yaptılar! Ben bu işi anlamadım ama takdir ettim, futbol sportmenliktir gençler, aynen devam.
  Tam havaya girmiştim, beyzboldan ufak ufak çakmaya başlamıştım ki, maç bitti. Ve sonuç: Waseda 4 Keio 2! Yani biz galip geldik. (Üzerime de alınırım böyle.) Valla ben maçın sonrasında ne bileyim çılgınlar gibi bağırırız, sahaya ineriz, oyuncularla eğleşir timsah yürüyüşü yaparız filan diye düşünüyordum ama maç bitiminde bizim şu liseli grup (liseli değiller bu arada ha kazık kadar insanlar) büyük bir ciddiyetle bizi marşa çağırdı:

Sonuna kadar sabredip de videoyu izleyebildiyseniz, bahsettiğim kişilerin hayali olmadığını da anlamışsınızdır. İşte o bağıran çağıran kişilerin talimatı ile oldukça ciddi bir şekilde marşımızı söyledik sonra da dağıldık. Bense "Ulan maç öncesinde bile o kadar bağırıp çağırdık, şimdi sahaya inmicez mi, hani nerede timsah yürüyüşü, hani nerede OOOOOOOOOOoooooooooo-OLEY! diye eğleşmeler?!" diye yakındığımla kaldım.

Tabii sonradan öğrendim ki kazandığında olayın suyunu çıkararak gövde gösteri yapmak gibi bir olay yokmuş buralarda. Ne düşünceli insanlar dedim sonra kendimden utandım dostlar. Mütevazılık böyle bir şey vesselam.

"Biri de çıkıp demiyor ki, ağa bu nedir? Nedir kardeşim bu kediler ayılar?" diye serzenişte bulunanlara söyleyeyim, ayıcık bizim Waseda'nın, kedicik ise Keio'nun maskotu. Bunca cümbüşün arasında onlarsız olmazdı.

Oldukça geç bir güncellemeyi de ama iyi ama kötü geride bıraktık benim sitemkar ama bir o kadar da vefakar okurlarım. Kendi adıma o haftasonu (şu haftasonu bile diyemeyeceğim kadar uzak bir tarihte gerçekleşti hepsi çünkü) yeterince eğlendim coştum (ah ah şimdi nerede öyle haftasonları) ama bir o kadar da öğrendim ve buraya geliş amacıma uygun (amacım neydi merak ettiniz şimdi değil mi, hadi itiraf edin?) gözlemlerde bulundum. Ayrıca Soukeisen, saçma sapan Halloween partisinden 40 kat daha eğlenceli idi benim gözümde, bütün Waseda beyzbol oyuncusu beyefendilere de burdan selam eder, nice maçlarda görüşmek dileği ile yazımı sonlandırırım efendim. Okuduğunuz içün teşekkürler. (Çok uzun oldu ama değdi beklediğinize değil mi?) (Bir sussan keşke.)