Kendini orijinal zanneden lakin aslında sıradan bir vatandaş olan YasamPinarim FOB(Fazla Orijinal Blog)'dan sonra, yüreğinin götürdüğünü zannettiği yerdeki kah yürek burkan kah yürek hoplatan anılarını yüreğinize işlesin diye yürekten gelen bir hisle paylaşmaya niyetlendi ve olaylar gelişti.
shinjuku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
shinjuku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pazar, Kasım 24, 2013
Natsume Sōseki'den "Güzel" Bir Anekdot 夏目漱石の綺麗な逸話
Natsume Sōseki'yi tanıyan tanıyordur, tanımayan ise ayıp ediyordur demeyeceğim; olabilir, herkes herkesi tanımak zorunda mı? Absürt seyyahınız Yaşam Pınarım zaten bu iş için var, değil mi? O halde hemen Natsume Sōseki hakkında üç beş kelam ederek yeni yazımıza başlıyoruz!
Natsume Sōseki 夏目漱石, 1867-1916 yılları arasında yaşamış, ünlü bir Japon yazardır. En meşhur eserleri, 「こゝろ」Kokoro yani Gönül, 「坊ちゃん」Bocchan yani Küçük Beyefendi ve 「吾輩は猫である」I'm a Cat'dir. Kendisi ayrıca 1000 yen banknotlarının üzerinde de resmi bulunan şahsiyettir ki anlayın ne kadar ünlü bir sanatçı olduğunu! Bana Natsume Sōseki'yi sevdiren üç nedene gelecek olursak (ki geleceğiz tabii ki yoksa bu yazıyı neden yazayım?) :
1.) Natsume Sōseki'nin çok ama çok havalı bir adı olması. Tamam, gerçek adı Sōseki olmayabilir fakat adam kendine havalı bir isim seçebilmiş sonuçta, Recep Bülbülses diye isim seçen insanlar da var bu dünyada. (Yazarın gerçek adı Natsume Kinnosuke ki bence Kinnosuke de hiç fena değil. Ama bir Sōseki de değil.)
2.) Natsume Sōseki'nin hemşehrim olması. "Ne ayak?" diye sorabilirsiniz, tabii ki Natsume Sōseki Trabzon, Çaykaralı değil. Ama sonuçta Japonya'daki memleketim Tokyo, Shinjuku olduğuna göre; ve Natsume Sōseki de Shinjuku'nun bağrından, yiğidin harman olduğu yerden kopup geldiğine göre Japonya şartlarında kendisi ile hemşehriyiz! Adamcağızın köyünü ziyaret edemedim gerçi, bir dahakine inşallah. (Ben Takadanobaba köyündenim, Sōseki Kagurazakalı. Hihi.)
(Daha fazla bilgi için bakınız: http://www.shinjukuku-kankou.jp/english/map_index.html)
3.) Natsume Sōseki'nin Kokoro gibi bir şaheser bırakmış olması. Pekala, belki abartıyorum, bir şaheser falan olmayabilir Kokoro, ancak bende çok farklı bir hava oluşturmuştu bu eser. Nasıl desem, böyle sakin, gizemli, kalender, ehlidil bir hava bırakmıştı bende. Evet, ehlidil Kokoro'ya cuk oturdu, malum Kokoro sözlük anlamı olarak gönül demek ya. Ah Kokoro ah, keşke okuyabilsem orijinal dilinde seni. Öyle hoş bir kitaptı işte. (Bunu diyen kişi Kokoro'yu tamamlayamadı bile, bu neyin romantizmi?! *Sana inat ilk fırsatta kitabı alıp okuyup bitiriyorum ul*n doğrucu iç ses!!!*)
"Gel de bu adamı sevme!" dediğinizi duyamıyorum? Demek de zorunda değilsiniz şimdi Allah için, herkes herkesi sevecek değil. Fakat bakın ben bugün Natsume Sōseki'yi sevmek için yeni bir neden buldum, bu yazıya başlığını veren o nedeni, yani Natsume Sōseki ile ilgili küçük ve cici bir anekdotu izninizle burada paylaşıyorum:
Neler konuşmuşuz?:
anekdot,
Japon edebiyatı,
Japonca,
shinjuku
Dünya benim:
Kagurazaka, Shinjuku, Tokyo, Japonya
Perşembe, Eylül 29, 2011
Tayfundan Sağ Kurtulup Duygularına Yenilen Savaşçı
Bir önceki yazıda "bunun bir de salı&çarşambası var" gibisinden beylik bir laf etmişim. İyi halt etmişim! Son yazının üzerinden 1 hafta geçmiş, salılar çarşambalar birbirini kovalamış, peki ben ne yapmışım? Koca bir HİÇ! Şimdi sorarsınız belki -pek zannetmiyorum ama- "bu kendini seyyah zanneden saçma insan, madem bir şey paylaşmayacaktı adam gibi de ne demeye bu bloğu açtı?" Haklısınız ne diyeyim. Ama ne yazık ki şu 3 haftalık süre zarfında, burada paylaşılmaya değer çok fazla olay yaşadığımı sanmıyorum. Yani sanılanın aksine, ki ben de öyle olur zannediyordum, vur patlasın çal oynasın, her gün ayrı bir macera, her gece başka bir eğlence tarzında bir hayat yaşamıyorum. Gerçekler gerçekten de fecaat acı imiş efendiler. Bunu buraya gelince bir kez daha anladım.
Neyse tayfun demiştik, havalar demiştik. İlk tayfun -Japonca'da tai-fuu- deneyimimi, geçen hafta yaşadım. Açıkçası tayfun geliyorum da demişti. (Tayfun ismi Türkiye'de erkek adı olarak da kullanıldığından; tayfun geldi filan deyince sanki bir insan gelmiş gibi bir hissiyat oluşuyor insanda. Aman neyse.) Salı günü yağan yağmurdan ders çıkarmayarak, Çarşamba günü Shinjuku Belediye Binası'na (kulağa ne kadar Türkçe geldi şimdi yahu, belediye binası hımhım.) bir takım ıvır zıvır işler için gitmeye karar verdik. Zaten şu memlekete geldim geleli hala formaliteler, zorunluluklar, ıvır zıvırlarla uğraşıyor olmak da ayrı bir sinir bozucu mesele ya neyse. İşte efendim, ben tipik Türk mantığı ile yaklaştım olaya "Amaaaaaaaan, tayfun gelirse gelsin iki yağmur yağar geçer gider, bize bir şey olmaz" diyerek kendimi sokaklara attım. Üstelik de tayfun öncesi Japon arkadaşım tarafından uyarılmıştım "Etme eyleme yavrum, çıkma sokağa." demişti bana. Peki sonuç ne oldu sizce? Çok şükür sağ salim yerimize yurdumuza vardık ama bir güzel de yıkandık. Hani Amerikan filmlerinde olur, çılgın kızlar oğlanlar partide elbiseleri ile havuza atlarlar, birbirlerini iterler, şakalaşırlar filan (ne demeye bu kadar ayrıntı verdiysem?!) biz de işte öylesine -eğlendik dememi bekliyorsanız, eğlendik aslında yahu- ıslandık. Yağmuru çok seven bünyeye bile o kadar yağmur fazla geldi Allah sizi inandırsın.
O kadar hengamede ben resim çekemediysem de; beraber takıldığım arkadaş güzel güzel resimler çekti. Ondan da izin alarak, o resimleri sizinle paylaşıyorum- çünkü gezi bloğu olduğu iddia edilen bir blogda yazılar daima resimle süslenmeli, hatta yazı olabildiğince az, resim ise olabildiğince ÇOK olmalıdır. Benim yaptığımın tam tersi yani.
Resimde gördüğünüz şemsiyeyi tutan eller benim. Bu cümle sizin de kulağınıza çok şiirsel geldi mi?
O kadar hengamede resim filan çekmedim diyorum ama mağazalara girmesini bildim. Yanlış anlamayın canım, kendime yağmurluk bakıyordum. Evet, Türk mantığı her şeyi son dakikada halletmeyi uygun görür. Ben de o kadar tayfun uyarılarına karşın, en ince kıyafetlerim ve bez ayakkabılarımla sokağa çıkmasını bildim. Oh oh!
Doğrudur, şu yukarıda gördüğünüz mağazaya girmemizin yağmurluk ile bir alakası yok. Hayatımda gördüğüm EN ŞİRİNLİK ABİDESİ mağazaya hoşgeldiniz. Mağazanın adı PEACH JOHN. Peach John genel anlamda pijama ve iç çamaşırı satan bir mağaza. İçerisinde bulunan birbirinden harika pijamaları görünce kendimizden geçmedik desem yalan söylemiş olurum. Uydurabildiğim bir gün, bu mağazaya gidip yüzlerce fotoğraf çekmek istiyorum! Türkiye'ye dönmeden de buradan bir şey almak ne hoş olur!
Yurda dönene kadar, herhalde 3 ya da 4 kez şemsiyemiz yamuldu. Gerçi tayfun söz konusu olunca, şemsiye de bir halta yaramıyor afedersiniz. Benim çektiğim tek resim ise, Shinjuku'dan bir manzara. Bu resimle yazıyı sonlandıralım efendim. Dışarıda hava ne olursa olsun, sizin havanız iyi olsun. Ah babacığım, ben İstanbul'da iken -vay anasını be, bu cümleyi kuracağım günler de gelecek miydi?- sık sık bu cümleyi kurardı. Çok özledim onu. (Konudan bir anda 180 derece sapan böylesi bir yazar bozuntusu.)
NOT: Merak edenler, aşağıda paylaşacağım tayfun videosunu izleyebilirler. Şimdi Japonya'dayım diye zannetmeyin ki bülbül gibi Japonca şakıyorum. Kekeleme konusunda ise yavaş yavaş ilerliyorum diyelim. Adam "abicim ne tayfun beeeee, ölüyoz heeeee!!" filan gibisinden bir şeyler diyor farz edip "he" deyin, geçin. (He deyin geçin derken, hafife alın, dalga geçin, "adam sen de"cilik oynayın filan demiyorum; tayfun ciddi bir olay. Gerçekten.)
Neyse tayfun demiştik, havalar demiştik. İlk tayfun -Japonca'da tai-fuu- deneyimimi, geçen hafta yaşadım. Açıkçası tayfun geliyorum da demişti. (Tayfun ismi Türkiye'de erkek adı olarak da kullanıldığından; tayfun geldi filan deyince sanki bir insan gelmiş gibi bir hissiyat oluşuyor insanda. Aman neyse.) Salı günü yağan yağmurdan ders çıkarmayarak, Çarşamba günü Shinjuku Belediye Binası'na (kulağa ne kadar Türkçe geldi şimdi yahu, belediye binası hımhım.) bir takım ıvır zıvır işler için gitmeye karar verdik. Zaten şu memlekete geldim geleli hala formaliteler, zorunluluklar, ıvır zıvırlarla uğraşıyor olmak da ayrı bir sinir bozucu mesele ya neyse. İşte efendim, ben tipik Türk mantığı ile yaklaştım olaya "Amaaaaaaaan, tayfun gelirse gelsin iki yağmur yağar geçer gider, bize bir şey olmaz" diyerek kendimi sokaklara attım. Üstelik de tayfun öncesi Japon arkadaşım tarafından uyarılmıştım "Etme eyleme yavrum, çıkma sokağa." demişti bana. Peki sonuç ne oldu sizce? Çok şükür sağ salim yerimize yurdumuza vardık ama bir güzel de yıkandık. Hani Amerikan filmlerinde olur, çılgın kızlar oğlanlar partide elbiseleri ile havuza atlarlar, birbirlerini iterler, şakalaşırlar filan (ne demeye bu kadar ayrıntı verdiysem?!) biz de işte öylesine -eğlendik dememi bekliyorsanız, eğlendik aslında yahu- ıslandık. Yağmuru çok seven bünyeye bile o kadar yağmur fazla geldi Allah sizi inandırsın.
O kadar hengamede ben resim çekemediysem de; beraber takıldığım arkadaş güzel güzel resimler çekti. Ondan da izin alarak, o resimleri sizinle paylaşıyorum- çünkü gezi bloğu olduğu iddia edilen bir blogda yazılar daima resimle süslenmeli, hatta yazı olabildiğince az, resim ise olabildiğince ÇOK olmalıdır. Benim yaptığımın tam tersi yani.
Resimde gördüğünüz şemsiyeyi tutan eller benim. Bu cümle sizin de kulağınıza çok şiirsel geldi mi?
Yiyecek / İçecek resimleri bir seyahat bloğunun can damarıdır, en önemli meselesidir, en çok merak uyandıran şeydir. Lakin bendeniz asla yediğinin, içtiğinin resmini çeken bir insan olamadım efendim. Teselli armağanı olarak en azından şu boş fincanların resmini koyayım dedim ben de. Yağmurun üzerine güzel bir kahve içtik ayıptır söylemesi, yanında da makarna yedik. (Ne güzel bir kompozisyon!) Siz tabakların ve kupaların içini dolu olarak hayal edin olsun bitsin, unutmayın ki hayal gücü sınır tanımaz! Bu cümle sizin de kulağınıza çok "mesaj" içerikli geldi mi?
O kadar hengamede resim filan çekmedim diyorum ama mağazalara girmesini bildim. Yanlış anlamayın canım, kendime yağmurluk bakıyordum. Evet, Türk mantığı her şeyi son dakikada halletmeyi uygun görür. Ben de o kadar tayfun uyarılarına karşın, en ince kıyafetlerim ve bez ayakkabılarımla sokağa çıkmasını bildim. Oh oh!
Doğrudur, şu yukarıda gördüğünüz mağazaya girmemizin yağmurluk ile bir alakası yok. Hayatımda gördüğüm EN ŞİRİNLİK ABİDESİ mağazaya hoşgeldiniz. Mağazanın adı PEACH JOHN. Peach John genel anlamda pijama ve iç çamaşırı satan bir mağaza. İçerisinde bulunan birbirinden harika pijamaları görünce kendimizden geçmedik desem yalan söylemiş olurum. Uydurabildiğim bir gün, bu mağazaya gidip yüzlerce fotoğraf çekmek istiyorum! Türkiye'ye dönmeden de buradan bir şey almak ne hoş olur!
Yurda dönene kadar, herhalde 3 ya da 4 kez şemsiyemiz yamuldu. Gerçi tayfun söz konusu olunca, şemsiye de bir halta yaramıyor afedersiniz. Benim çektiğim tek resim ise, Shinjuku'dan bir manzara. Bu resimle yazıyı sonlandıralım efendim. Dışarıda hava ne olursa olsun, sizin havanız iyi olsun. Ah babacığım, ben İstanbul'da iken -vay anasını be, bu cümleyi kuracağım günler de gelecek miydi?- sık sık bu cümleyi kurardı. Çok özledim onu. (Konudan bir anda 180 derece sapan böylesi bir yazar bozuntusu.)
NOT: Merak edenler, aşağıda paylaşacağım tayfun videosunu izleyebilirler. Şimdi Japonya'dayım diye zannetmeyin ki bülbül gibi Japonca şakıyorum. Kekeleme konusunda ise yavaş yavaş ilerliyorum diyelim. Adam "abicim ne tayfun beeeee, ölüyoz heeeee!!" filan gibisinden bir şeyler diyor farz edip "he" deyin, geçin. (He deyin geçin derken, hafife alın, dalga geçin, "adam sen de"cilik oynayın filan demiyorum; tayfun ciddi bir olay. Gerçekten.)
Neler konuşmuşuz?:
cici şeyler,
shinjuku,
tayfun,
tokyo,
yağmur
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









