fotoğraf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fotoğraf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Ekim 14, 2013

Bir Şans Daha. もう一度チャンスをくれ。

 "Give me one more Ginza night! ☽☆彡" ile başlayan ufacık bir not iliştirmek istedim bugün sevgili okurlarım. Twitter asla yeterli gelmeyecekti, Facebook çoktan ilgi alanımdan çıkmıştı; e tutup da bu mevzu ile ilgili kitap da çıkaramayacağıma göre, dedim ki pek sevgili bloğuma bunu hemen yazayım. Haydi, ilişikteki notu okuyalım!


     Give me one more Ginza night! ☽☆彡En azından şöyle adam akıllı bir fotoğraf çekecek kadar bir fırsat.  Bir teselli de verebilirsiniz tabii ki bana, vitaminler, moraller, taze sıkılmış portakal suyu filan. Her neyse, şu yukarıda gördüğünüz fotoğraf 2011’in Aralık ayında Tokyo’nun en şatafatlı, en “elegant”, en ışıltılı, en “biznıss”lı, en gecelere akılası semtlerinden biri olan Ginza’da (銀座), iPhone 3G’nin kamerası ile çekildi. Evet, 3G diye bir telefon vardı bir zamanlar ve hala da var, ben kullanıyorum! “Bu kadar janjanlı bir yere gitmişsin, bir adam akıllı kamera edinemedin mi kızım?” diyen arkadaşlara selam ederim, güzel bir kameram olmakla birlikte, çoğu güzel anlarımda olduğu gibi, o gün de kameram sarjı biterek beni yarı yolda bırakmıştı. Come on guys, artık böyle şeylere alışmanız gerekiyor, bilirsiniz böyle talihsizlikler benim başıma düzenli aralıkla gelir. Talih değil, kör Salih, tövbe estağfurullah.


     Kısacası, Allah affetsin, bazen düşünüyorum, bana yeni bir şans verilmesi gerekiyor, talihsiz kontenjanından! Herkes ikinci bir şansı hak eder değil mi? (Değil.) Hatta bakın sizinle çok da güzel bir şarkı paylaşmak istiyorum yüksek müsaadenizle:






One more time 季節よ うつろわないで : Bir kez daha, mevsimler geçmesin
One more chance 記憶に足を取られて : Bir şans daha, anılarda kalalım

      Yeri gelmişken, bu şarkının 秒速5センチメートル」(Byousoku Go senchimeetoru)"Saniyede 5 Santimetre" filminin müziklerinden olduğunu da söyleyeyim. Animasyon film olan bu yapımı nicedir izleme niyetindeydim; hatta evde yalnız olduğum bir gece izleyeyim dedim fakat filmin altındaki yorumlarda “Film boyunca ağlamaktan helak oldum :(( / Dün akşam bu film yüzünden mutsuzdum, şimdi uyandım hala mutsuzum :(( / Hayatımda en çok ağladığım film :(( / Kaç paket peçete harcadığımı unuttum :(( “ tarzı cümleler okuduktan sonra gece gece başıma bela almayayım diye vazgeçmiştim. Sonrasında kuzenle hadi izleyelim diye oturduk ama ne yalan söyleyeyim, biz bu filmi pek beğenemedik. Görüntü kalitesi çok şatafatlıydı, eyvallah da zaten HD ile izleyemedik filmi -fiber (!!) hızlı internetimiz sağ olsun-, geri kalan hikayesinde de aman aman bir şey bulamadık. Tamam, üzücü şeyler vardı, zamanla, geçmişle, eski aşklarla vs. ilgili bir filmdi ama bir şey “olmamış” işte. Gerçi belki de yalnız izlenmesi gerekiyor, bence benim de bu filme “one more chance” vermem gerekiyor. Ayrıca izlemek isteyenler olur, izleyip de bayılmış olanlar olur, önyargıya filan sebebiyet vermeyelim şimdi.

Filmde durumuna en üzüldüğüm karakter de bu karşılıksız aşk muzdaribi zavallı kızcağız oldu. Ahhh ahhhhh!!!

     Hayat elbette geçmişte takılıp kalmayacak kadar kısa ve acımasız. Ancak bazen geçmiş de insanın yakasını bırakmayacak kadar ısrarcı oluyor, hele ki şimdiden memnun, gelecekten umutlu olmayan insanı öyle bir hapsediyor ki, şaşıp kalıyorsunuz. Bugün çok istedim, bazı şeyler için, geçmişte kalan ama kalması istenmeyen bazı şeyler için ikinci bir şans. Bir kez daha. Bir şans daha. Allah büyük.

Bu arada bir şey fark ettim dostlar, ben hiç sizin halinizi hatrınızı sormuyorum: Siz nasılsınız asıl?

İyi geceler. おやすみなさい。☆ミ


Pazar, Ekim 16, 2011

Ara Sıra Bazı Bazı, Yemek İstediklerimin Pek Azı


Herkese yeniden merhaba!

Son zamanlarda burayı çooooook boşladığımın farkındayım. Aslında boşladığım şeyleri yazsam buradan (Tokyo) İstanbul'a yol olur ama en gerek yok bence. Şu sıralar hormonlarım benimle acayip dalga geçiyor. Hemen yanlış şeylere yormayın yahu; duygusal anlamda diyorum. Yani duygusal çalkantılar yaşıyorum. Ne yazsam olmadı be, bir gün çok mutluyum bir gün hüzünlerden hüzünlere akıyorum diyeyim ama yanlış anlayan zaten anlamıştır. Beni bir siz anladınız, siz de yanlış anladınız be dostlar!

Görebildiğiniz üzere, bloğun sağ tarafında iki adet anket var. Yoğun katılım sonucunda(!) belirlenen beklentilerden ise anladığım şu: İlk olarak herkes resim görmek istiyor. (ah ah her şey görsellik üzerine kurulu artık dostum...) İkincisi insanlar yemek görmek istiyor. "Peki blogda ne türlü resimleri göresiniz var?" sorusuna bloğa katılanların %75'i Yaşasın Yemek Yemek!!! diye cevap vermiş. Önemli olan talepleri karşılamak değil mi, ne farkeder ki ha 4 kişi katılmış ankete ha 4000!!! (tabi canım tabiiii!)

İşte bu talebi karşılamak adına YasamPinarim'dan size büyük hizmet! Dersem abartmış, beklentileri yükseltmiş ve de sizi hayal kırıklığına uğratacak olurum. Doğrusunu söylemek gerekirse, henüz Japonya'da çok da dişe dokunur bir şey yemedim. Ya da yiyemedim. Peki neden?
  1. Parasızlık. Doğruya doğru, dışarıda yemek genelde fazlaca para gerektiren bir meşgale ve bende de para denilen, bizim kendisine sahip olabildiğimizi sandığımız ama aslında kendisi bize sahip olan, hatta tüm dünyayı kontrol eden (mesajımızı da verdiğimize göre huzur içinde devam edebiliriz, değil mi?) zımbırtı nanay. O nedenle de olabildiğince ucuz ıvır zıvırlar ile karnımı doyurmaktayım.
  2. Yiyeceklerin içerikleri. Bildiğiniz üzere, İslam dini yenilecek şeylere bir takım kısıtlamalar getiriyor. Domuz eti, helal kesim olmayan (tavuk, sığır vs.) et ve alkol. Japonların sevdiği üç şey. O nedenle de sağolsunlar her bir şeyin içine koymuşlar bu hedeleri.
  3. Tembellik. Yukarıdaki sayılan iki neden bizi bir sonuca götürüyor: Kendin pişir&Kendin ye. Eyvallah, ama insan tembel olmaya görsün.... Bilmiyorum bu tembellik genetik bir şey mi, ne bileyim tembelliğe neden olan bir gen, bakteri, hormon vs.mi var ama bildiğim bir şey varsa o da şu: Tembel İstanbul'da da tembel, Tokyo'da da tembel, Jüpiter'de de tembel, Uranüs'te de tembel. Nato kafa, nato mermer.
  4. Mutfak ve malzeme sorunsalı. Biraz da tembellik suçumu hafifletme adına şunu belirteyim: Odamda mutfağım yok, herkesin kullandığı mutfağı da benim kullanasım yok. Pişirmek için gerekli ıvır zıvırlarım eksik, alasım yok, alacak param da yok. İstediğim yemekleri yapmak için gerekli malzemeler ya yok, ya çok pahalı. Japon yemekleri nasıl pişirilir, hiç bir bilgim yok. Bahaneler çoğaltılabilir.
İşte bu ve bu gibi sebep/bahanelerle yemek olayına girmek benim için azıcık zor. Ama gene de okurlarımın istekleri benim için emir olduğundan -e okurlar velinimetimizdir, değil mi ama?- karınca kararınca bir şeyler paylaşacağım.


 


 Bu gördükleriniz benim Tokyo'ya geldiğim ilk günlerde alıp yediğim bazı şeyler. Açıkçası o günler çok da mükemmel günler değildi, ne yenir ne yenmez insan apışıp kalıyor böyle. Hele öyle bir içindekiler listesi var ki yiyeceklerin üstünde; (Kanji adı verilen Çin'den gelme Japon karakterlerinden milyonlarcası milyonlarcası!!!) insanın onları okumaya çalışmaktansa aç oturası geliyor. Gene de iki lokma almayı becerebilmiştim o zamanlarda. Hey gidi! (Sanki Tokyo'ya geleli 10 yıl olmuş da, buraların yerlisi olmuşum gibi konuşmuyor muyum, maşallah maşallah.) Bu resimlerin ne olduğunu sorarsanız, sol üstten başlayalım: Onigiri, sushi, yeşil çay ve içi kremalı bir çeşit ekmek. Sushi hariç diğerleri güzeldi. Sushinin kötü olmasının sebebi ise, gördüğünüz 10 adet sushiden en sağda bulunan iki tanesinin içinde NATTO ismi verilen bir ...... ne desem bilemedim şimdi. Natto denilen bir .... ağzımın tadını öyle bir kaçırdı ki 3 gün kendime gelemedim. Natto hakkında sonra belki daha detaylı yazabilirim ama şimdilik onun ne kokusunu, ne de yapış yapış görüntüsünü hatırlamak istiyorum!



Bu gördükleriniz ise: (sağdan sola) Melon pan (içinde kavun olmayan bir türlü tatlı hamur işi), sütlü kahve ve Dublörün Dilemması. 

Yazının girişindeki pasta ise çok sevgili Japon arkadaşımın beni götürdüğü bir kafede yediğim harika ötesi turta. İleride kafenin resimlerini de paylaşacağım için şimdilik bu kadarını söyleyeyim.



 Bir gezi sonrası gittiğimiz mekanda yediğim yemek. Gohan; yani pirinç lapası diyor bazı insanlar ama pek de lapa değil, pilavla lapa arası bir şey ki şunu da belirtmek isterim Japon pilavını çok seviyorum ben; gohanın içinde görülen siyah şeyler ise yosun. Böyle deyince hemen "ööööööğğğğğk" demeyiniz, denizden çıkan yosun gibi değil. (Ki bence onun da tadında sorun yok) Diğer yiyecek ise patates salatası ve salata sosu. O da gayet lezzetli.
Bu gördüğünüz ise arkadaşın yiyeceği. Noodle, yani erişte, ve tavuklu bir şey sanırım. Her ne ise güzel görünüyordu. Burada tavuğu o kadar güzel pişiriyorlar ki (daha doğrusu bana öyleymiş gibi geliyor), tavuk sevmeyen insanın bile yiyesi gelir. Ah ah.
Waseda'da, hayatımda katılmadığım kadar partiye katıldım. Parti deyince bizdeki çılgın partiler aklınıza gelmesin, mütavazı, genelde içkisiz, müziksiz, tanışma partileri idi. İşte otelde verilen ve benim favori partim olan bir partide verilen tatlılardan bazıları. Ama ben yiyebildim mi, hayır, nedeni ne idi peki, tabii ki benim salaklığım: Yani ben gidip de tatlı alana kadar millet çoktaaan silip süpürmüştü caanım pastaları, pudingleri. Bu da bir arkadaşın pastası zaten.

Neyse avuntu olarak da benim taptaze, sıcacık, mis gibi sütlü kahvem vardı. Hızımı alamadım, nerede beleş, oraya yerleş düsturu ile hareket ederek iki fincan kahve içtim. Elimden gelse iki fincan daha içerdim ya, sağlık koşullarım elvermedi. Partide çok  çok çok güzel yemekler vardı bir de, söylemeden geçemeyeceğim. Zaten şimdiye kadar partilerde ikram edilen yiyeceklerden az beğendiğim bile olmadı diyelim, gerisini sizin hayal gücünüze bırakayım.
 Ve bazı abur cuburlar. Nihayet bir yerde bulduğum, diğerlerine göre oldukça ucuz olan hazır kahve, ya da bizim deyişimizle nescafe ile tadı hiç de fena olmayan bisküvi, bisküvit, püsküvüt ya da püskevit. Artık siz nasıl okumak isterseniz.
 Ve ilk kez karşınıza çıkan, can yoldaşım, İstanbul sevdalım, sevimli ayıcığım. Türkçe adı Fiko (Fikret), Japon ismi olarak ise Hiro-kun'u münasip gördü bir arkadaşım. Bir gece vakti Fiko ile marketten aldığımız ıvır zıvırları görebilirsiz. Pocky, böğürtlenli yoğurt, sütlü kahve ve kraker. Hepsini yemedim o gün tabii ki. Yiyebilirdim de gerçi. Aman neyse.
 Pocky candır. YP'ın masası ise her daim karmaşıktır. Püfff.





Japonya'ya gelişimin 1.ay dönümünde gittiğimiz piknikte (bunu kutlamak için verilmişti koca piknik, tabii ki tabii ki.) bir Fransız arkadaş Fransızlık yaparak yanında Fransız ekmeği, Fransız peyniri ve Fransız şarabı getirmişti. Sağolsun hepimize de ekmek&peynir ikram etti; beni çok mutlu etti.  

  


 
                                                              
E ben de Fransız olsam şarabımı yanımda taşırdım hani. Yalnız bir başka Fransız arkadaş şöyle bir yorum yaptı: "Ay ben o şarabı içmeeeem!!! Öyle kutuda taşınan şaraptan hayır mı gelir! Kalitesiz!" Valla ben ne desem bilemedim.       
Sadece iki gün önce, dil değişimi programında edindiğim (Yani birbirimize birbirimizin dillerini öğretiyoruz) Japon arkadaşımla yediğimiz öğle yemeği. Benim için sabah&öğle yemeği idi ama olsun her koşulda tadı güzeldi. Soslu balık, saba misoni, yani miso soslu palamut. Balık her durumda candır, yanında pirinç ve yeşil çay olunca da oh mis. Bu yemeği okul kantininde yedim bu arada.
Bu da arkadaşın yemeği, meşhur karee raisu, yani köri pilav. Japonya'da en çok yemek istediğim yemeklerden olmakla beraber, genelde domuzdan yapıldığı için yiyemiyorum efendim.  







 

Ben ve çaylarım. İyi midir, kötü müdür bilinmez ama burada kendimi çaya vurdum. Dolabımda çay olmayınca kendimi huzursuz hissediyorum. Çok sevdiğim siyah çayı da sallama olunca içesim gelmiyor artık. Resmini çektiğim çaylar ya da boş çay şişeleri içtiklerim yalnızca bir kısmı. Genelde çayları kutuda alıyorum çünkü daha ucuza geliyor. Onun dışında bir de Japonya'da yemekten sonra getirilen yeşil çaylar var tabii, bizde ikram edilen siyah çay gibi, Japonlarda da yemekten sonra yeşil çay ikramı harika bir adet. Zaten bir lokantada çay ikramı yoksa, o lokanta bitmiştir, olmasın daha iyidir yani benim nazarımda. (Yuhunuz.)

  

                                                 
Bu yemek size tanıdık geldi mi? Evet gene aynı mekan, gene aynı yiyecek ama bu sefer farklı kişilerle. Seçenek kıtlığı insanı yeni şeyler denemekten alıkoyuyor maalesef efendim. Napalım, işte hayat böyle de geçiyor, işte hayat böyle de yaşanıyor, zaman her şeyi siliyor. (?) Neyse ayrıca bu sefer farklı bir gohan denedim, içinde farklı pirinçler, tahıllar filan bulunan sağlıklı lezzetli bir gohan. Oh mis.


Bu da arkadaşın yemeği, tavuk, salata, çorba, gohan, turşu ve sos. Resimlerde pek belli olmuyor ama diğer arkadaşların yemeklerini de çekmeye çalıştım. 








Bu, gene aynı mekanda daha önceden yediğim yiyecek. Pek kronolojik sıraya uymadığımın farkındayım ama ne önemi var, önemli olan yemeği göstermek değil mi, bağcıyla filan işimiz yok. İşte 2 gün önce de, arkadaş aynı seti sipariş verdi. Oldukça leziz ve doyurucu.





 Ve bu da son resim: Dün öğlen yediğim, genelde Japonya hayatımın vazgeçilmezi olup hayat kurtaran hazır noodle. İçinde domuz eti, yağı, esansı bulunmayan nadir noodlelardan olduğu için bendeki yeri ayrıdır. O yüzden tadı mükemmel olmasa da, sana puanım dokuz kanka!





Gelecek günlerde eğer paralanabilirsem, (parçalanmak anlamında değil, ciddi ciddi bursumu alabilirsem) burada çok daha iç açıcı manzaralarla karşılaşmanız olası ey sevgili okurlarım. O yüzden dualarınızı, iyi dileklerinizi benden esirgemeyeniz. Türk yemeklerinin de kıymetini iyi biliniz. Hepinize afiyet olsun!