japonya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
japonya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Ekim 14, 2013

Bir Şans Daha. もう一度チャンスをくれ。

 "Give me one more Ginza night! ☽☆彡" ile başlayan ufacık bir not iliştirmek istedim bugün sevgili okurlarım. Twitter asla yeterli gelmeyecekti, Facebook çoktan ilgi alanımdan çıkmıştı; e tutup da bu mevzu ile ilgili kitap da çıkaramayacağıma göre, dedim ki pek sevgili bloğuma bunu hemen yazayım. Haydi, ilişikteki notu okuyalım!


     Give me one more Ginza night! ☽☆彡En azından şöyle adam akıllı bir fotoğraf çekecek kadar bir fırsat.  Bir teselli de verebilirsiniz tabii ki bana, vitaminler, moraller, taze sıkılmış portakal suyu filan. Her neyse, şu yukarıda gördüğünüz fotoğraf 2011’in Aralık ayında Tokyo’nun en şatafatlı, en “elegant”, en ışıltılı, en “biznıss”lı, en gecelere akılası semtlerinden biri olan Ginza’da (銀座), iPhone 3G’nin kamerası ile çekildi. Evet, 3G diye bir telefon vardı bir zamanlar ve hala da var, ben kullanıyorum! “Bu kadar janjanlı bir yere gitmişsin, bir adam akıllı kamera edinemedin mi kızım?” diyen arkadaşlara selam ederim, güzel bir kameram olmakla birlikte, çoğu güzel anlarımda olduğu gibi, o gün de kameram sarjı biterek beni yarı yolda bırakmıştı. Come on guys, artık böyle şeylere alışmanız gerekiyor, bilirsiniz böyle talihsizlikler benim başıma düzenli aralıkla gelir. Talih değil, kör Salih, tövbe estağfurullah.


     Kısacası, Allah affetsin, bazen düşünüyorum, bana yeni bir şans verilmesi gerekiyor, talihsiz kontenjanından! Herkes ikinci bir şansı hak eder değil mi? (Değil.) Hatta bakın sizinle çok da güzel bir şarkı paylaşmak istiyorum yüksek müsaadenizle:






One more time 季節よ うつろわないで : Bir kez daha, mevsimler geçmesin
One more chance 記憶に足を取られて : Bir şans daha, anılarda kalalım

      Yeri gelmişken, bu şarkının 秒速5センチメートル」(Byousoku Go senchimeetoru)"Saniyede 5 Santimetre" filminin müziklerinden olduğunu da söyleyeyim. Animasyon film olan bu yapımı nicedir izleme niyetindeydim; hatta evde yalnız olduğum bir gece izleyeyim dedim fakat filmin altındaki yorumlarda “Film boyunca ağlamaktan helak oldum :(( / Dün akşam bu film yüzünden mutsuzdum, şimdi uyandım hala mutsuzum :(( / Hayatımda en çok ağladığım film :(( / Kaç paket peçete harcadığımı unuttum :(( “ tarzı cümleler okuduktan sonra gece gece başıma bela almayayım diye vazgeçmiştim. Sonrasında kuzenle hadi izleyelim diye oturduk ama ne yalan söyleyeyim, biz bu filmi pek beğenemedik. Görüntü kalitesi çok şatafatlıydı, eyvallah da zaten HD ile izleyemedik filmi -fiber (!!) hızlı internetimiz sağ olsun-, geri kalan hikayesinde de aman aman bir şey bulamadık. Tamam, üzücü şeyler vardı, zamanla, geçmişle, eski aşklarla vs. ilgili bir filmdi ama bir şey “olmamış” işte. Gerçi belki de yalnız izlenmesi gerekiyor, bence benim de bu filme “one more chance” vermem gerekiyor. Ayrıca izlemek isteyenler olur, izleyip de bayılmış olanlar olur, önyargıya filan sebebiyet vermeyelim şimdi.

Filmde durumuna en üzüldüğüm karakter de bu karşılıksız aşk muzdaribi zavallı kızcağız oldu. Ahhh ahhhhh!!!

     Hayat elbette geçmişte takılıp kalmayacak kadar kısa ve acımasız. Ancak bazen geçmiş de insanın yakasını bırakmayacak kadar ısrarcı oluyor, hele ki şimdiden memnun, gelecekten umutlu olmayan insanı öyle bir hapsediyor ki, şaşıp kalıyorsunuz. Bugün çok istedim, bazı şeyler için, geçmişte kalan ama kalması istenmeyen bazı şeyler için ikinci bir şans. Bir kez daha. Bir şans daha. Allah büyük.

Bu arada bir şey fark ettim dostlar, ben hiç sizin halinizi hatrınızı sormuyorum: Siz nasılsınız asıl?

İyi geceler. おやすみなさい。☆ミ


Salı, Şubat 07, 2012

Sevgililer günü Japonya'ya fazlaca erken geldi: 愉快バレンタインデー!

Yüzyılların müzmin bekarı seyyahınız YasamPinarim yine karşınızda!

"Müzmin bekar" kelimesini özellikle kullanmamın sebebini başlıkta arayınız dostlar, yani demem o ki; "Sevgililer Günü" isimli hedenin bende çağrıştırdığı ilk şey, elbette kendi müzminliğim, bekarlığım. Amma ve lakin, seyyahın da makbul olanı bekar olanıdır. Böylece konumuza giriş yaptık, hayırlı ve de uğurlu olsun!!!


Elbette ki yalnızlık ömür boyu fakat konumuz yalnızlık değil de Japonya olduğundan, kısaca Japonya'daki sevgiler günü merasiminden bahsetmek gerekiyor olabilir. Japonya'da, sevgililer günü oldukça büyük bir fenomen.  Sevgililer gününün en önemli olayı ise çikolata. Markette gerek sevgililer günü için özel olarak paketlenmiş hazır çikolatalar olsun, gerek el emeği göz nuru çikolata vermek isteyenler için imal edilmiş kalıplar, hediye paketleri vs. olsun binbir türlü ıvır zıvır var.Taa sittin gün öncesinden de bu  ıvır zıvırlar dükkanlardaki yerlerini alıyor. Bu önemli (?) günde elbette ki ahbaplarınıza, iş arkadaşlarınıza, aile efradınıza filan çikolata verebiliyorsunuz; fakat günün asıl bombası elbette hoşlanıp da açılamadığınız, ufaktan ufağa -ya da açıktan açığa da olabilir- yazdığınız, yazıldığınız elemanlara çikolata vererek unutulmaz bir ilan-ı aşk etmeniz. İşin hoş kısmı ise şu: bu atılımı biz dişi tayfası yapıyoruz. "GERÇEKTEN Mİ?" diye şaşıranlarınız olabilir; ama bana kalırsa oldukça hoş bir bakış açısı bu, tamamen yeni bir konsept. Kızların aşk itirafında bulunmasını sonuna kadar destekliyorum; bu sebeple de Japonların biraz fazla abarttığını düşünmekle birlikte; sevgililer gününe getirdikleri bu farklı havadan da hoşlanmıyor değilim. Hatta ve hatta hazır buradayken, ben de saçma sapan isyanlara geleceğime hoş bir atılım gerçekleştirsem fena olmaz gibi. (Bunu yazmamışım gibi davranıyoruz.)



İşte teeee ocak ayında gördüğüm bir takım ıvır zıvırlar. Bunların milyon türlüsünü bulabilirsiniz şu anda, malum beklenen gün geldi çattı neredeyse!


Sanal alemden gördüğüme ve okuduğuma göre, Tokyo'nun Narita'sı (havaalanı olan) da sevgililer gününü unutmamış, sevenlere, sevilenlere, hoş bir atraksiyon hazırlamış. Yukarıda, benim çekmediğim resimde gördüğünüz bu cicili bicili kalp şeklindeki kartlara güzel sevgililer günü dileklerinizi döşeyebiliyormuşsunuz. Sonra da bizim Telli Baba misali Narita Babaya bu kartları asıyor, sevginizi dünyaya haykırabiliyormuşsunuz. (Ya da en azından şu sıralar yolu Narita'ya düşenlere.) Sevgililer günü geçtikten sonra da bu kartlar Tokyo'daki bir tapınağa götürülecekmiş. Bu olayı kaçırmamalı idi de yollar uzak, cepler delik, kalpler kırık. Âh ki ne âh. (Mevzu buraya nasıl geldi, biri hayrına açıklayıverse keşke.)
 




Şimdi başka "âh ki ne âh"lık bir meseleye gelelim. Sevgili evlere servis (?!) seyyahınız da, elbette, Japonya'daki sevgililer günü dalgasından nasibini aldı, hayatındaki ilk sevgililer günü "çukulatasını" kaptı! Buraya kadar her şey çok güzel, çok hoş amma işte sevgililer gününden yana gram talihi olmayan bu vatandaşın, dünyalar tatlısı çikolatasının muhteviyatında yer alan LİKÖR(洋酒・youshu) sebebiyle, hevesi GENE kursağında kaldı! (Alkol tüketmiyorum dostlar.) Mecbur, pek çok şeye uzaktan baktığımız gibi (bugün çok imakar gördük seni?) bu cânım çikolatalara da uzaktan baktık a dostlar. Bunun üzerine dünyadaki "Bütün likörler yerin dibine girsin, sevgililer günü de ölsün uleeeennnn!!!" diye bağırmak geçmedi değil içimden.






Burada ise yukarıda anlattığım aşamaların nasıl geliştiğini gösteren hoş bir animemiz var. 魔法のチョコレート (mahou no chokoreeto) yani Sihirli Çikolata isimli bu mini animemizde küçük kızımız yakışıklı futbolcumuza yanık, bir de bunun gazcı arkadaşı var -ki dostlar başına-, bu kızı sevgililer gününde bir atılım yapması için gaza getiriyor bu arkadaş ve sonrasını da lütfen izleyin.




Yukarıdaki manidar videonun Japonya ile de seyyahlık ile de en ufak bir alakası olmamasına karşın, yukarıdaki animenin aksine, durumuma daha uygun bu videoyu paylaşmakta bir beis görmez ve hepinize mutlu sevgililer günleri dilerim. Hatta Japoncasını da söyleyelim: Yukai Barentain Dei! (愉快バレンタインデー!) (Evet, bizim İngilizce Valentine's Day'in Katakanacası) Sevelim, sevilelim, bu dünya kimseye kalmaz canım okurlarım!

Salı, Ocak 17, 2012

Seyyah nihayet siftahı yapabildi! : Kyōto (京都), Ōsaka(大阪), Nara(奈良)

Picasa Web Albümleri'mden:
Kyoto için buraya
Osaka için şuraya
Nara için ise oraya bağlanabilirsiniz, güzel olur, şükela olur.

Havanın 5° olduğu, karsız, ya da kârsız bir günden, Tokyo'dan selamlar, muhabbetler ♪

"Senin yazacağın bloğun içine ben turp sıkayım, o da yetmez biraz da pul biber dökeyim!" diyerek bana ayar verecek olan bütün takipçilere katılıyorum. Hepiniz haklısınız, yaşayın, varolun.

"Seyyah bozuntusunun yaptığı siftah da ne ola ki?" diye düşünenlerin merakını giderelim: Cânım ülkemizde olmayan ama neredeyse yaban ellerin hepsinde bulunan "kış tatili" (Aralığın sonu- Ocağın başı) ismi verilen uzuuuuuun tatilden bendeniz de nasibini alarak kendini yollara vurabildi! Şu memlekete geldim geleli şehiriçi aylak aylak dolaşmaların dışına çıkamamış olan bu zavallı gurbetçi için oldukça büyük bir yenilik bu elbette, zavallı olmayan gurbetçiler zaten gününü gün ederken, gurbetçi bile olmayan şerbetli insanlara gelince.... gelmesek daha iyi ola mı ki acaba?

Bünyemin alışık olmadığı kış tatilinin ilk birkaç gününü bünyemin oldukça alışık olduğu bir takım eylemleri yaparak geçirdim. (Mesela? diye soranlara Aylaklık? diye cevap vermek yüreğimi pare pare eyliyor.) Aralığın 30'unda ise, bir süredir planladığımız 5 günlük seyahatimiz için yollara düştük. Kiminle yolculuğa çıktığım konusunu da açalım. Bilmem farkında mısınız ama atalarımız oldukça aklıselim imiş bizim ki böylesi yerinde laflar edebilmişler: Birini tanımak istiyorsanız onunla tatile çıkın. Bense 5 kişiyle tatile çıkarak önemli bir tanışma faslının içinde buldum kendimi. Yalnız yolculuğa çıktığım insanlardan ziyade kendimi tanıdım desem yeri, o nasıl bir huysuzluk, o nasıl bir münzeviliktir ki 5 kişiyle yaşamak bana bütün o koşuşturmadan daha fazla yorgunluk verdi. Birlikte yola çıktığım kızlar oldukça şirin olmakla beraber, yalnızlığa alışmış bu bünyeye o kadar şirinlik de fazla geldi. Aklımı kaçırmadan ya da birini fırçalamadan seyahati tamamladığım için şükretmeliyim sanırsam.

Seyahatimize başlayalım: 30'u akşamı "night bus" adı verilen araca binmek için Shinjuku'ya gittik. Bizdeki gibi bir terminal, efendim otobüs durağı filan bekliyorsanız yanılıyorsunuz; tam tersi bizde artık olmadığı söylenen çığırtkanlar ortalıkta dolaşıp otobüslerin ismini söyleyerek yolcu topluyorlardı. Zaten ilk dumuru bu karışıklık anında yaşadım, "eyvahlar olsun" dedim içimden "bir hayal kırıklığı sesi duyuyorum galiba!"



Ve beklenen hayalkırıklıkları üçer beşer gelmeye başladı! Night bus denilen olaydan başlayayım: Gecenin 12'si gibi yola koyulan bu otobüs, yolcularının uyuya uyuya istedikleri yere gitmeleri için var: Yani perdeler çekili, ışıklar kapalı, üzerinde battaniye, arkanızda yastık, tıngır mıngır ilerliyorsunuz. "Eee bunun nesi kötü ki?" diye soranlara cevabı da yapıştırayım: Arkadaşlar, benim için önemli olan varılacak durak değil gidilecek olan yoldur, yani o yolculuk halidir. Hatta ve hatta kendimi en huzurlu hissettiğim zamanlar -eğer midem bulanmıyorsa, bir yere yetişmem gerekmiyor ya da ihtiyaç molasına çıkmam gerekmiyorsa- yolculukta geçirdiğim zamanlardır. Uçak olsun, otobüs olsun, tren olsun; camdan dışarı bakmak, özellikle geceleri kulağımda müziğim, zihnimde tatlı düşüncelerim ve hayallerimle yollar katetmek, benim için anlatılamaz bir mutluluktur. Fakat bu gece otobüsü denilen zımbırtı ile bu ufacık mutluluğum bile elimden alındı! Otobüsün tıklım tıkışlığı, koltukların rahatsızlığı ve karnımın açlığı da hepsinin üzerine wasabi oldu, soya sosu oldu.




Nerede bizim cillop gibi otobüslerimizde verilen çayı kahvesi, nerede mola verilen o ferah mekanlar? Mola verilen yerde hamam gibi kaynayan otobüsten kendimizi dışarı zor attık. Aa, evet otobüsün dayanılmaz derecede sıcak olduğundan ve benim de içimi adeta cayır cayır yakan bir kazağım olduğundan bahsetmemiştik. Muhtemelen 0° civarı bir soğukta buzlu kakao içmemin nedeni de budur. Yalnız kendi kendine içeceği hazırlayıp size sunan ve bunu görüntülü bir şekilde gerçekleştiren içecek makinesi harikaydı, Japon otobüslerini öldür, Japon teknolojisinin hakkını yeme.


"Eee, bu kadar şikayet edecektin madem, ne demeye o çok övdüğün Japon teknoloji harikası hızlı tren (Shinkansen)lere binmedin?" diyerek kendince bana akıl vermeye çalışan okurlar elbette yoktur ama gene de hızlı tren fiyatlarından bahsedelim de millet gerçeklerle yüzleşsin. Hızlı tren ile Tokyo'dan Kyoto'ya gitmek sadece 2 saat 20 dakika alıyor, otobüsle ise yaklaşık 7 saat. Buraya kadar her şey güzel. Şimdi de fiyatlara gelelim; otobüs ile gidiş-dönüş Türk parası ile 150 lira civarında iken; hızlı trenle sadece gidiş parası en ucuz ihtimalle 300 lira civarında. Eee, para konuşuyor hemşehrim, dünyanın düzeni bu. Belki keser döner sap döner, benim de talihim döner de shinkansenlerden size selam çakabilirim bir gün, inşallah.



Yukarıdaki resim, yolculuğun sonlarına doğru bozulan otobüsten bir kare. Yarı uykulu yarı uyanık hatırlıyor gibiyim bu anı, üzerinde bahsetmeye değmez. Tıpkı hiç resmini çekmemiş olduğum kaldığımız otel gibi, hoş oteldi gerçi.


Perşembe, Aralık 15, 2011

Absürd Bir Seyyahın Kayboluşları 1- Bu haftasonu fazla bana: Halloween & Soukeisen


Uzun bir zamanın ardından mevzua nereden başlayacağını, olayı nereye bağlayacağını bilememe sendromundan muzdaribim gençler. Ama beni anlayışla karşılarsınız diye umuyorum. Ummasına umuyorum ama umduğumu bulabiliyor muyum acaba?

Bir halta benzememesine rağmen, bu bloğu takip eden en az 10 kişi sayabilirim. Hava atmak gibi bir niyetin kesinlikle olamaz, bu bloğu takip ediyor olmak kesinlikle o çok değerli, sadık, fedakar ve destekçi arkadaşların meziyetlerinden kaynaklanıyor. Ben de kendim için olmasa bile en azından o çok ama çok mümtaz arkadaşlar başta olmak üzere sizin için, evet bütün okurlarım için gayret edip yeni yazılarla karşınızda olacağım! (Gaza da geldik, du' bakalım!)

Şimdi milletin neler sorduğunu tahmin edebiliyorum: "Dostum senin problemin ne? Bunca zamandır ne alemdeydin? Ne haltlar karıştırmaktasın? Ne ayaksın kızım sen? Dün gece neredeydin, sorsam söyler miydin, kimbilir kimleydin soralım o zaman?!" tarzında cümlelerle bana ayar vermek isteyebilirsiniz, siz ayarınızı vermeden ben hemen cevabımı vereyim: Buraya yazmadığım süre zarfında, her gün başka bir alemdeydim. Öyle haltlar karıştırıyorum ki o haltlara hiçbir komplo teorisi bir açıklama getiremez. Ne ayağım, tam anlamı ile bir sosyal kelebeğim, kendime engel olamıyorum! Dün gece neredeydim, sorsanız da söyleyemem. diyeyim mi? Arkadaşlar şu söylediklerimin en azından bir kısmının gerçek olması için neler vermezdim! Buraya yazmadığım süre zarfında elbette bazı vukuatlarım oldu, kah iyi kah kötü anlamda, amma ve lakin "gel de gör beni bambaşka biri!" türü meydan okuyan beylik cümlelerle de karşınızda değilim. Dedim ya diyemeyeceğim; çünkü demedim; Tokyo'da da hayat, tıpkı İstanbul, Beyrut, İsfahan, Paris, Londra, San Francisco gibi şehirlerde de olabileceği gibi, her şey güzel olmakla beraber hiçbir şey mükemmel değil. Ah beklentiler, vah beklentiler.

Daha fazla uzatmadan (daha ne kadar uzatabilirsin ki zaten?!?!) ufaktan ufaktan "Bu hatun kayboluşlarda iken neler yaptı, vukuat derken şair burada neyi kastetti?"  soruları cevaplandırmaya çalışalım. Evet geliyoooor:

Previously on Absürd Bir Seyyah'ın Trajikomik Seyahat Anıları:

1. 22 Ekim Cumartesi, Gereksiz Bir Halloween Partisi

Evet, bu vukuatımı sizlerle paylaşırken, ne yalan söyleyeyim hicap duyuyorum. Ama ne çare, işledik bir kere böyle bir şeyi, aleme ibret olsun diye de duyurmak gerekir. Açıkçası ne Halloween'le ne de partilerle ilgilenen bir zatım ama işte hazır Japonya'ya gelmişken bir gaza geldik, Halloween partisi nasıl oluyormuş gittik gördük.

Kadim Japon dostlarımdan birinin daveti üzerine bu partiye iştirak ettim. Olay şöyle gelişti: Bu çok sevgili arkadaşım ben Japonya'ya geleliden beri benimle adam gibi bir etkinlikte bulunmayı reddediyor (ama işim var ama gücüm var gibi bahanelerle) ve beni boyuna partilere çağırıyordu. Hayır, bu sözlerimden arkadaşımı sevmediğim ya da onun kötü niyetli biri olduğu gibi durumlar çıkarılmasın ama yani durup bir durum değerlendirmesi yapınca olayımız bu. Neyse, ben de işte arkadaşın "nezih bir mekan öyle dans, gürültü filan yok yiyoruz müzik dinliyoruz öyle" filan yorumlarına inandım, atladım geldim. Shibuya adı verilen gençlerin cirit attığı semtte umduğum mekanla bulduğum mekan tabii ki birbirini tutmadı:

 Vay, olaya gelin! Millet o kadar hareketli idi ki, adam gibi resim bile çekemedim. Halloween partisi hakkında neler söyleyebilirim diye düşünüyorum da.... Aslında partiye gidiş amacım tamamen gözlemdi arkadaşlar. (Niyeyse burada yazar kendini aklama çabası içinde gibi, size de öyle mi geldi?) Hani Japonların bu kadar büyüttükleri Halloween neymiş, ikide bir yaptıkları partilerin amaçları ne imiş bir bakalım görelim dedim. Sonuç olarak da şunlara geliyoruz: Japonları iki aşamada inceleyebiliriz: İçmeden önce, içtikten sonra. Öyle büyük bir değişikliğe giriyorlar ki, gözümle görmesem asla inanmazdım. O saygılı, sessiz, kuralların dışına asla çıkmayan tipler gidiyor, gürültücü, önüne gelenle hoş beş edip şakalaşan, ona buna gülen, eğlenen, kısmen "cıvığımsı" elemanlar geliyor. Benim alkolün etkisiyle gevşeyen arkadaşlarım sağolsun, yolda o kadar çok insanla konuşup resim çektirdik ki (ben sık sık sıvışma girişimlerinde bulundum) saymaya kalksam kesinlikle sayamam. Ben açıkçası insanların bu kadar gürültü ve patırtıdan niçin hoşlandıklarını pek çakamadım ama Japon arkadaşımın söylediğine göre, gündelik hayatlarında sürekli kurallar çerçevesinde yaşamak zorunda olup deli gibi çalışan Japonlar, ancak bu tür aktivitelerde çıldırarak kurtlarını dökebiliyormuş. Mantıklı geldi bana böyle düşününce; zira biz Türklerin kurtlarını dökebilmesinin binbir türlü yolu var ama bu insanlar bizim gibi kafasının dikine giden insanlar değiller ki. Hani biz olsak, ne düşündüysek pat diye söyleriz, canımız çok sıkılırsa karşımızdakine laf sokmaktan asla geri kalamayız en olmadı sıkı bir dayak atarız. Ama Japonlar öyle mi efendim, n'apsın adamcağız gece gündüz kurallar çarkında dönüp dursun, ona buna kibar kibar konuşsun, bir yerden sonra kopacak tabii. Sıkıyorsa birini sopalamaya kalksın yani. Gene de böyle içmeli coşmalı ortamlar kesinlikle özenilecek yerler değilmiş, bizatihi gördüm, yanlışlıkla gittim, bir daha da gitmem. (inşallah.)

He bir de unutmayayım, bütün bu gümbürtü yetmezmiş gibi bizim çılgın kızların makyajlarını (suratlarını maviye yeşile filan boyadılar da) rahat rahat silebilmesi için, o saatte üşenmedik karaokeye gittik. Ben de böylece ilk karaoke maceramı yaşamış oldum:



2. 23 Ekim Pazar, Soukeisen ya da Keisousen Diye Adlandırılan Beyzbol Müsabakası



"Hayatındaki ilk beyzbol maçını Japonya'da izleyeceksin." deseler herhalde "Git işine arkadaşım, ben ne anlarım beyzboldan?!" derdim. Açıkçası, hayatımın ilk beyzbol maçına burada şahit olmuş olsam da, hala daha aynı cümleyi sarfedebilirim: Ben ne anlarım beyzboldan? "Peki ya ne demeye beyzbol maçına gittin be arkadaşım?" diye sormanız gerekiyor burada, ona göre ben de güzel bir cevap hazırladım çünkü: Maç var dediler geldik.

Geyiği bir kenara bırakırsak (geyikten başka bir şey yazdığın var mı senin Allah aşkına?!?!) Soukeisen ya da Keisousen denilen mevzu, ezeli rakip oldukları iddia edilen Waseda Üniversitesi ile Keio Üniversitesi arasında düzenlenen bir beyzbol maçı olup, genç yaşlı demeden bir dünya insanın heyecanla takip ettiği hoş bir etkinliktir. VE ŞİMDİ SIRADA KANJİ DERSİ! Soukeisen isminin nereden geldiğine bir bakalım: (Bakın bu bilgiyi hiçbir Türkçe sitede bulamazsınız, adam olun, kıymetimi bilin demeyeceğim tabii ki; der miyim öyle bir şey hiç ben?)

早慶戦(sou-kei-sen)in ilk kanjisi 早(sou), Waseda'nın ilk kanjisi(早稲田)nden geliyor. "E biri sou biri wa bu ne biçim iş hafız?" gibi soruları lütfen bana sormayın. Soukeisen'in 慶 keisi ise Keio'nun 慶応 ilk karakterinden geliyor, çaktınız değil mi? Peki 戦 sen nereden geliyor diye sorarsanız, o da maç, müsabaka, savaş, mücadele vs. gibi bilumum anlamlara gelmekte. İşte böyle hoş isimli bir müsabakaya da katılmadım demiyorum gençler, ne kadar gurur duysam az! (Hoş da bir anektod: Waseda Üniversitesi olarak biz (hm?) bu müsabakaya Soukeisen derken, sevgili Keio'lular ise Keisousen diyorlarmış. E, iyi.)



Beyzbolun b'sinden çakmayan bir garip olarak sabahın köründe stadyuma gelip saatlerce uyumama savaşı verdim diyeceğim ama aslında şu resimde gördüğünüz güruh sağolsun, bir an bile yelkenlerimi suya indirmeme izin verilmedi. O lise kıyafetleri ile gezen grup ne ayaktır ben de anlamış değilim. Japon arkadaşım bir takım açıklamalar yapmaya çalışsa da benim gözümde bu tayfa lise kıyafetleri ile gezen, birden bağırıp tuhaf el kol hareketleri yaparak insanları gaza getirmeye çalışan oldukça enterasan bir takım kişiler. Ama işlerini büyük bir disiplinle yaptıklarını da söylemem lazım. İşte bendeniz her ne zaman uykuya dalacak olsam, bu gizemli tipler "HAAAAAAAA!!!!!! HUUUUUUUUUUU!!!!!! YOOOOOOOOOOO!!!!" gibi anlamlandıramadığım naralar atarak Waseda marşları söyleyip bize de talimat verdiler. Başarılı da oldular yani, olaya Fransız bendenizi bile havaya soktular, marşlar söylettiler, tezahürat ettirdiler.


Şimdi bu kadar maç dedik, müsabaka dedik, mücadele dedik, rakip dedik ama aklınıza sakın bizim olaylı derbiler filan gelmesin. Hatta bildiğiniz rakip kavramını unutun. Ben unuttum mesela bu maçtan sonra; zira siz hiç düşünebiliyor musunuz, örneğin Fenerbahçe'nin tribününe bir Galatasaray grubu gelsin de kendi takımına tezahürat etsin? Ya da ne bileyim Galatasaray tribünü Fenerbahçe için "Haydi Fener haydi Fener haydii!! Tam zamanı tam zamanı şimdiiii!!" tadında destek cümleleri sarfetsin? Bunun olduğu gün ben de.... neyse o konu bu bloğun konusu değil. İşte NŞA rakip denilebilecek hiçbir takımın göstermediği bu sportmenliğin kralını Soukeisen'de gördüm, gözlerime inanamadım. Şu resimde gördüğünüz grup, Keio'nun grubu. Bizim(yani Waseda) tribüne gelmekle hem Waseda için hem Keio için tezahürat yaptılar! Aynı olayı Waseda grubu da yaptı. Zaten maçın öncesinde de okulların marşları çalınırken böyle bir saygı duruşuna geçtik cümbür cemaat. Ayrıca Wasedalılar da Keiolular da kendi tribünlerinde karşı takım için tezahürat yaptılar! Ben bu işi anlamadım ama takdir ettim, futbol sportmenliktir gençler, aynen devam.
  Tam havaya girmiştim, beyzboldan ufak ufak çakmaya başlamıştım ki, maç bitti. Ve sonuç: Waseda 4 Keio 2! Yani biz galip geldik. (Üzerime de alınırım böyle.) Valla ben maçın sonrasında ne bileyim çılgınlar gibi bağırırız, sahaya ineriz, oyuncularla eğleşir timsah yürüyüşü yaparız filan diye düşünüyordum ama maç bitiminde bizim şu liseli grup (liseli değiller bu arada ha kazık kadar insanlar) büyük bir ciddiyetle bizi marşa çağırdı:

Sonuna kadar sabredip de videoyu izleyebildiyseniz, bahsettiğim kişilerin hayali olmadığını da anlamışsınızdır. İşte o bağıran çağıran kişilerin talimatı ile oldukça ciddi bir şekilde marşımızı söyledik sonra da dağıldık. Bense "Ulan maç öncesinde bile o kadar bağırıp çağırdık, şimdi sahaya inmicez mi, hani nerede timsah yürüyüşü, hani nerede OOOOOOOOOOoooooooooo-OLEY! diye eğleşmeler?!" diye yakındığımla kaldım.

Tabii sonradan öğrendim ki kazandığında olayın suyunu çıkararak gövde gösteri yapmak gibi bir olay yokmuş buralarda. Ne düşünceli insanlar dedim sonra kendimden utandım dostlar. Mütevazılık böyle bir şey vesselam.

"Biri de çıkıp demiyor ki, ağa bu nedir? Nedir kardeşim bu kediler ayılar?" diye serzenişte bulunanlara söyleyeyim, ayıcık bizim Waseda'nın, kedicik ise Keio'nun maskotu. Bunca cümbüşün arasında onlarsız olmazdı.

Oldukça geç bir güncellemeyi de ama iyi ama kötü geride bıraktık benim sitemkar ama bir o kadar da vefakar okurlarım. Kendi adıma o haftasonu (şu haftasonu bile diyemeyeceğim kadar uzak bir tarihte gerçekleşti hepsi çünkü) yeterince eğlendim coştum (ah ah şimdi nerede öyle haftasonları) ama bir o kadar da öğrendim ve buraya geliş amacıma uygun (amacım neydi merak ettiniz şimdi değil mi, hadi itiraf edin?) gözlemlerde bulundum. Ayrıca Soukeisen, saçma sapan Halloween partisinden 40 kat daha eğlenceli idi benim gözümde, bütün Waseda beyzbol oyuncusu beyefendilere de burdan selam eder, nice maçlarda görüşmek dileği ile yazımı sonlandırırım efendim. Okuduğunuz içün teşekkürler. (Çok uzun oldu ama değdi beklediğinize değil mi?) (Bir sussan keşke.)

Perşembe, Eylül 22, 2011

Bir İnsan İstasyonu Tanıtacak Olur da İstasyonun Resmini Çekmez mi?

Artık başlığın üzerini çizebilirsiniz. Zira Takadanobaba'nın videosunu bile çektim.

Tokyo'nun havasından Tokya'ya geldiğimden beri şikayet etmekteydim. Ta ki pazartesi bulutlu bir güne uyanana kadar. Baktım pazartesi yapılacak önem arz eden bir iş yok, ben de fırsat bu fırsat hazır hava da güzelken -evet bulutlu serin havalar bana güzel!- kendimi sokaklara vurayım dedim. Sokağa vurmak demişken çok da bir halt ettiğim anlaşılmasın, sadece yurt çevresinde 1-2 saat gezindim işte. 

Aşağıda gördüğünüz haritadaki Ta-ka-da-no-ba-ba İstasyonu benim uğrak istasyonum. Nishiwaseda yazan yer ise yaşamımı sürdürmeye çalıştığım yer.



Daha Büyük Görüntüle

Pazartesi günü gezindiğim yerler, Takadanobaba ile Nishiwaseda arasındaki yoldu. Açıkçası bu tek başına yapılan "civar gezileri"ni oldukça işlevsel buluyorum; çünkü birisi ile gezdiğinizde nereye gittiğinizin farkında olmuyorsunuz, ayrıca çevreye adam gibi bakacak fırsatınız da olmuyor. O nedenle hep derim, *evet büyük düşünürüm ya!!!* bir yeri tanımak istiyorsan tek başına dolanacak, icabında kaybolacaksın! Benim de şu iki gündür yaptığım gezi o yüzden oldukça tatlıydı.



 Takadanobaba'ya giderken görülebilecek manzaralar. Havanın soğuk oluşundan mı, saatin iş saati oluşundan mı, yoksa o gün resmi tatil oluşundan mi nedir -ki son iki söylediğim birbiri ile çelişen vaziyetler- sokaklar bomboştu. Bu benim için bir sorun teşkil etti mi peki?--Elbette hayır!

Takadanobaba istasyonunu hem konumu nedeni ile (Shinjuku'yla arasında sadece 1 durak, Shibuya ileyse 5 ya da 6 durak var. Ikebukuro ile 1 durak var. Mejiro -arkadaşımın okulunun olduğu durak- ile Shin-Okubo -Korean Town'un bulunduğu durak!- ile ise arasında durak yok!) hem de ismi kulağa hoş geldiğinden -Tsugi wa Takada-no-baba, Takada-no-baba!- seviyorum. Ayrıca ayrı bir hoşluğu da -İlk olarak Japon bir arkadaşımdan öğrendim, şimdi ise wikipedia'dan baktım- tema müziği olarak, yani tren istasyona geldiğinde çalınan bir müzik, Astro Boy isimli animenin müziğinin çalınması. Bunun nedeni Wikipedia'dan okuduğuma göre Astro bebenin Takadanobaba'da doğmuş olmasıymış. Vay canına!

Tabii bendeniz, ne yazık ki henüz ne Takadanobaba istasyonunun resmini çektim ne de istasyonda Astro Boy'un müziği çalarken video filan alabildim. Tek yaptığım -afedersiniz- mal gibi oturmak sayın seyirciler-ay aman okurlar. Oysa ben... oysa ben.... (Bundan ötesi bu bloğun okurlarını ilgilendirmediğinden oto-editör tarafından sansüre uğrayarak vahşice kırpılmıştır.)

Olmayan istasyon resmini&videosunu buraya koyamayacağıma göre, bari sokaktan bir kaç resim daha koyayım değil mi?
 Özenle ayrılmış ve paketlenmiş çöpler. Japonya'da çöplerinizi ayırmak zorundasınız. Kağıtlar bir tarafa, mutfak çöpleri öbür tarafa, pet şişesiydi, kavanozuydu, piliydi vs. derken "EEEEEEEEEEyyyyyyyyyyyeeeeeeeeeettttteeeeeeeeerrrrrrr beeeeeeeeeeaaaaaaaa" diye haykırmak gelebiliyor içinizden. Ama naparsınız, her şey daha güzel bir dünya için vs. diye kendinizi telkin ederek "bu çöp hangi kategoriye girer ki la?" diye diye çöp ayrıştırmanızı yapıyorsunuz bir şekilde.


 Sigaranızı ve içeceğinizi temin edebileceğiniz makineler. Türkçede bunlara özel bir isim veriliyor muydu hatırlamıyorum. Gerçi Japoncasını da bilmiyorum. İngilizcesini biliyorum ama: Vending Machine. Herneyse, Tokyo'da bu ıvır zıvırlara her yerde rastlayabilirsiniz. Hele içecek makinelerine 5 adımda bir rastlıyorsunuz valla. 
"Big Box" Takadanobaba istasyonunun hemen çıkışındaki mini bir alışveriş merkezi. İçinde aman aman bir şey olmasa da, benim gibi görmemiş birisi için burası bile ilgi çekici bir yer. Arkada Japon bayrağını görüyorsunuz, resmi tatil olduğundan asılmış.


Girişte sizi karşılayan havlular. 1.050 yen=25 lira imiş. Hemi de indirimli fiyatı. Sağol almayayım canım.
 Yaklaşık 30 dakikamı burada müzik dinleyip salak salak etrafa bakarak geçirdim. Kötü mü ettim, bence hayır.



 Birbirinden güzel kartpostallar. En baştaki Halloween kartları, Tokyo'da şu sıralar Halloween ruhu hakim efendiler. Fırsat bulursam ortalıktaki Halloween manzaralarını fotoğraflarım. Diğerleri ise aşırı derecede cici amma bir o kadar da cep yakan doğum günü kartları. O nedenle benden doğum günü kartı beklemeyin a dostlar, burada doğum günü kartı alıp yollayacağım paraya, Türkiyede size krallar gibi ziyafet çekerim. (Tamam tamam biraz abarttım ama haklılık payı da var işte!! Pahalı ulan burası pahalı!!)
 Tokyo Sky Tree şişesi. İçinde bildiğiniz su var ama işte dizaynından dolayı çok afili duruyor.
 Bir sonraki durağımız Tsutaya. (Big Box'tan çıktık evet.) Kelimenin başındaki 'ts' sesi çoğumuz için bir sorundur. Türkçede kelime ortasındayken sorun yok, mesela a'ts'ana, tu'ts'ana filan derken bu sesi çıkarabiliyoruz. Ama Türkçede, kelime başında ya da sonunda 'ts' sesi olmadığından 'ts'utaya gibi bir kelimeyi telaffuz etmek bir Türk için kolay bir olay değil. Ne yalan söyleyeyim ben de hala 'ts'unami, 'ts'ugi vs gibi kelimeleri telaffuz edemiyorum. Ama şunu biliyorum ki; tsubasa kesinlikle tu-su-basa olarak telaffuz edilmez!
 Dilbilimsel açıklamamızın ardından Tsutaya neyin nesidir, bunu da açıklayabiliriz. Tsutaya, içerisinde envai çeşit müzik cdsi, efendime söyleyeyim dizi, film filan barındıran bir mekan. Fiyatlarına bakmadığım için bir şey söyleyemeyeceğim ama bana çok pahalı bir yer gibi gelmedi.



 Bu resimler K-drama (yani Kore dizisi) fanatiklerinin ağzının suyunu akıtabilir. Burada zilyon tane Kore dizisi DVD'si bulmak mümkün. Gerçi fanatikler için DVD'ye ne hacet; çek torrentten FULL HD bölümleri, daha Kore'de TV'de verilirken otur izle, mis.
 Chuck Bass her yerde.
 Ve tabii aşmış dizi Ryomaden. Bunu ben değil Japonlar söylüyorlar efenim.
Animeleri de unutmamak lazım.


İşte Pazartesi gezisinin sonu. Bunun bir de salısı, çarşambası yok mu diye soranlara, az sonra! diye magazinci anonsu yapmak isterdim.