yemek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yemek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Haziran 08, 2012

Pilav makinesinde kek pişirmece! / 炊飯器ケーキ♡

Yüksek mühendis Arşimet'in "Bana yeterli uzunlukta bir sopa verin, dünyayı yerinden oynatayım." minvalinde oldukça beylik bir sözü vardır. İşte bu beylik sözün absürd seyyah versiyon(larından biri)ise şu olabilir: "Bana bir pilav makinesi verin, size dünyayı pişireyim!" Evet dostlar, demokraside asla çareler tükenmez; hele de Japonya'daysanız! Yeri gelir pilav makinesinde kek pişirilir, yeri gelir tost makinesinde gözleme yapılır. 

Daha da abartmak gerekirse "Bir gün bir makine aldım ve hayatım değişti." cümlesini sonuna kadar hakeden bir makinedir pilav makinesi. Tahmin edebileceğiniz gibi, Japonların da olmazsa olmazıdır; zira bu millet her öğünde gohan (ご飯) dedikleri pilavlarını yemezse rahat edemezler. Bizde ekmek ne ise, bu vatandaşlarda da pilav o demektir arkadaşlar. "Eee biz bunları zaten biliyoruz ki, ne demeye lafı uzatıyorsun?" diye soranlar çoğunluktadır eminim lakin burada vurgulamak istediğim şey şu: Adı üzerinde, pilav makinesi pilav pişirmek amacı ile tasarlanmış bir makineceğizdir. Yani içine pirincinizi ve suyunuzu koyarsınız, makinenizi çalıştırır ve yarım saat içinde de pilavınızı alırsınız. Olay budur yani. Zaten makinemiz de şöyle bir aletçiktir:

Fakat efendim, bendeniz bu makinede mercimekli bulgur pilavı mı pişirmedi, makarna mı yapmadı, yumurta mı haşlamadı, çorba mı kaynatmadı? Afedersiniz, makinenin suyunu çıkardım yani. Son vukuatım da kek numarası oldu, millet. He ama kötü mü oldu, çok iyi oldu, çok da güzel oldu bence. Kekten bahsetmiyorum tabii ki, zira bir makineyi amacı dışında kullanırsanız ancak kendinize yetecek kadar bir sonuç alırsınız. Ama Hatice'ye değil neticeye odaklanırsak, neticede makarna da yedim, kek de yedim.

Peki pilav makinesinde kek nasıl yapılır? Bu Japonya'nın bana öğrettiği bir şey varsa, o da pratik olmak her zaman en iyisidir. Dolayısı ile benden öyle alengirli tarifler beklememeniz gerektiğini de anlamışsınızdır. Tek yapmanız gereken, markete gidip bir paket HOT CAKE MIX alıvermek. Bu karışım Türkiye'de var mı bilemiyorum ama bence Japonya'da hayat kurtaran harika ürünlerden biri kesinlikle. İçinde şekeri, yağı ve unu zaten bulunan bu karışımı elde ettikten sonra ise ihtiyacımız olan şeyler yalnızca biraz süt ve bir adet yumurta. Sonrasında bu malzemeleri güzelce karıştırıyor ve makinemizi de çalıştırıyoruz. Hepsi bu! İsterseniz içerisine kuru üzümüdür, havucudur, tarçınıdır koyabilirsiniz. Ya da pankek havası vererek, kekin üzerine nutelladır, maple şurubudur filan dökerek Amerikan kahvaltısı yapabilir, kendinizi Tokyo'nun ortasında adeta birer New Yorker gibi hissedebilirsiniz.

Benim yaptığım keke gelirsek, yenilebilir düzeydeydi. Tabii yanık kokusu alan arkadaşlarım varsa bence onlardan özür dilemeliyim ama neyse. Çayla güzel gitti kek. Denemelerim devam edecek arkadaşlar, havuçlu tarçınlı kek diye diye sayısız kız tavlayan Issız Herif'ten bendeniz Absürd Seyyah'ın nesi eksik, sorarım size?

Tek sorun makinenin otomatik ayarı olabilir, yani normalde pilav için tasarlanan bu makinenin pişiricisi -o ne demekse- kendi kendine atıyor ve ısıtma özelliğine dönüyor. Sizin ise kekin daha fazla pişmesi için -çünkü o tuş attığında kek henüz cıvık kalmış oluyor- mecbur elinizle pişirme tuşunu tutmanız gerekiyor. Ben bir yandan baş ayağımla tuşa bastırırken öbür yandan da arkadaşıma mail yazarak pratikliğin dibine vurdum ama sizin benim kadar iğrenç olmanız gerekmiyor.

Son olarak yazıya ayrı bir tiksinçlik katsın diye sizlere yurt odamdaki masamı göstermek istiyorum. Valla şu resme bakınca ben bile kendimden utandım, eee dedik o kadar dağınık diye, dedim dedim inanmadınız, bak n'oldu şimdi?

Tiksinçlik sınırını çoktan aşan absürd seyyahınız hepinize iyi günler diler efendim! Son sözüm ise şu olsun: "Bana kettle, tost makinesi ve pilav makinesi süper üçlüsünü verin, el kadar odayı otel mutfağına çevireyim!"

Perşembe, Mayıs 31, 2012

Bazen Buralarda, Bazen Sirra Kadem Gereksiz Bir Seyyah Bozuntusu-1

Cok ama cok uzun zamandir sesimin solugumun cikmadiginin farkinda olup da; “Nerelerdesin sen ne zamandir? Seni cok merak ettik! Yazilarina hasret kaldik! Seni cok ozledik! Surekli blogunu kontrol ettik, her seferinde de uzuntu icinde sayfayi kapatmak zorunda kaldik! Eski yazilarini donup donup okuyarak kendimizi teselli etmeye calistik! Seni gercekten de cok ozledik...” diyen insanustu varliklar varsa eger, gercekten cok ama cok ozur dileyerek baslamaliyim. Onemli bir kismi teoride elimde olan ama aslinda bir turlu oldurulamayan sebeplerden oturu, geriye kalan kismi ise teknik bir sikintidan oturu; cok uzunca bir sure, resmen uvey evlat muamelesi gosterdigim lakin hicbir sucu yahut gunahi olmayan bu blogcugu ihmal ettigim icin gercekten de cok uzgunum.



Hemen cidden elimde olmayan teknik zimbirtiyi aciklayayim: Hayatta hoslanmadigim bir araba sey vardir; bunlardan bir tanesi de bilgisayarda ya da telefonda Turkce klavye kullanamadigim icin Turkce karakterleri de kullanamayarak biricik anadilimi eksik gedik kullanarak yazmaya calismaktir. Iste tam da burada gerceklestirdigim bu can s1kici mevzuunun sebebi, benim de bir suredir blog yazamama sebebimdir dostlarim. Laf salatasini bir kenara birakirsak; 5 yillik hayat arkadasim, iyi gunumde kotu gunumde hastaligimda sagligimda yanimda olan, sirlarimi paylasan, alkisi duyan ihaneti goren biricik bilgisayarim, sag kolum Datron'um sizlere omur... =( Elin memleketinde, birdenbire ekran karti yanan sevgili bilgisayarimi hasret ve sevgiyle aniyor, elalemin Mac'inin, Vaio'sunun, Alienware'inin onun yerini asla ama asla tutamayacagini da uzuntu ile eklemek istiyorum.



Ve yogun istek uzerine, binbir zorlukla aldigim ama cok sukur -simdilik- yuzumu kara cikarmayan minik Sony Vaio'm Suphi ile tanistiriyorum sizleri:





Cici ayicigim Fiko ile iyi anlasacaga benzerler ama bakalim. Hep beraber masallah diyoruz arkadaslar, evet bir Mac degil ama benimki de kendi capinda iyi kotu bir makine iste. Ah ama Datron'um onun yerini kimseler tutamaz... (yeter artik!!!)



Gelgelelim fasulyenin faydalarina... diyebilirdim fakat ne yazik ki insanlar benden bilimsel yazilar ya da pratik konular degil, akil almaz maceralar, bin bir gece masallari filan bekliyor... Keske size beklediklerinizi verebilecek kapasitede biri olabilseydim! Simdi hakli olarak basta siz gozumden sakindigim, canimin bir parcasi olan okurlarim; sonra da bendeniz sormaz miyiz: “Bunca zamandir Japonya'lardaydin, bir haltlar yapmissindir herhalde, dokul hemen bakalim!” diye? Sorariz ve hatta sormaliyiz. Peki cevap alabilir miyiz? Elbette alabilirsiniz cankuslar; fakat bu cevabin sizin istediginiz ya da beklediginiz cevap olma olasiligi bir hayli dusuk.

Blog yazarini aksine, akliselim insanlarin anlayabilecegi bir bicimde soylersek, Japonya'da bulundugum bunca zaman, hadi hafifletelim, blogdan uzaklarda gecirdigim sunca zaman icinde ne yazik ki anlatmaya deger herhangi bir gelisme yasamadim. Hem maceralar hem de masallar yalan oldu anlayacaginiz... Gecenlerde bir arkadasim da bam telime dokundu tabiri caizse “Eee ne var ne yok dostum?” diyerek. “Ne var ul*n bu soruda, normal insanlar olarak bizlerin gunluk hayatimizda s1k s1k kullandigimiz bir soru cesidi iste!?” seklindeki isyaniniza hak veriyorum ama siz de bana hak verin lutfen: Insan hayatinda bekledigi gelismeleri goremeyince ya da bu tur gelismeleri gosteremeyince, buluttan nem kapar hale gelebiliyor. Sozun ozu, hayatimda bir gelisme yok anam babam, durum bu kadar vahim anlayacaginiz.  

FOBvari bu yazi icinse hepinizden tek tek ozur dilerim. Ve lutfen birisi su bilgisayara Turkce klavye yuklesin bir an once yoksa zaten kirk bin zorlukla gelen yazma sevkim bir daha gelmemek uzere uzay bosluguna ucuverecek!

Alakaya hiyar tursusu, gel bize bazi bazi: Ne zamandir su ikilini hasretini cekiyordum bir bilseniz, a dostlar!
Sicak yaz gunlerinde guzel maden sulari icmeyi ihmal etmeyin, e mi dostlar?


NOT: Su iki satirlik yazi ve iki tane kiytirik fotograf ekleme islemi icin neler cektigimi bir bilseydin Datron'um, ah benim kadim dostum ah .... Alamiyor kimseler yerini!

Cuma, Nisan 20, 2012

Sabah Serinliginin Ülkesi: Güney Kore (대한민국) -1

(Önemsiz ama okunası bir not: İşbu yazı, yazımına 15 Nisan Pazar günü başlanıp 20 Nisan Cuma günü bitirilmiş bir yazı olduğundan, yazının içindeki bazı tarih yanlışlarını, anlam kaymalarını, üslup bozuklarını vs. görmezden gelmeniz önemle rica olunur, hatta yalvarılır bile icabında.)




Kısaca
"03.04.2012 Salı 13.50 Tokyo/Narita Seoul/Incheon 16.20
08.04.2012 Pazar 11.10 Seoul/Incheon Tokyo/Narita 13.40"

olarak da özetlenebilecek, kısa ama hoş ve benim için elbette ki oldukça önemli Seul gezimiz ile ilgili yazının ilk ayağına başlamış bulunuyoruz, bütün insanlığa yararlı olmasını dileriz. Öncelikle gördüğünüz gibi sade ve sadece görünürde 6, gerçekte ise 4 gün sürebilmiş bir gezimiz var. Ama gene de Seul'ün en önemli ve görmeyi arzuladığım pek çok yerine gittiğimi ve oldukça da güzel vakit geçirdiğimi söyleyeceğim de korkuyorum, nazarlara filan gelirim maazallah zaten gelmişim geleceğim kadar ya neyse. (Arkadaşım hani kişisel hedelerini yazmayacaktın buraya!?!?!?!?!?) 

Tokyo'dan Seul'e Korean Air ile uçtum ve doğruyu söylemek gerekirse çok da memnun kaldım. Herkese de tavsiye ederim. Tokyo'dan Seul'e uçmak yaklaşık 2 saat alıyor ve bilet fiyatları ise 200-300 dolar civarında. (Gidiş-dönüş) Elbette çeşitli kampanyaları yakalama şansınız var; özellikle çok ballı bir insansanız 100 dolara gile bilet bulabilirsiniz. Tabii burada bendenizden bahsediyorsak, bal, şans, talih vs gibi kelimeleri lügatimizden çıkarmamız daha akıllıca olur.

Türkiye için soruyorsanız da, açıkçası pek bir bilgim yok. Tek bildiğim biletlerin inanılmaz pahalı olduğu. Arada Seul kampanyaları filan görüyorum, umudunuzu kaybetmeyin, herkes bir Yasampinarim değil şunun şurasında. (Şans bakımından elbette.)

Narita Havaalanı'ndaki heyecanlı ve umutlu bekleyişim. (Narita Havaalanı, Tokyo'ya yakın Chiba isimli bir şehirde yer alıyor ve benim bulunduğum yerden Narita'ya ulaşmak 1,5-2 saat alabiliyor.) 9. uçuş benim arkadaşlar. Gördüğünüz gibi aynı sadece 11.40-14.15 arası Seul'e 7 uçuş var! Varın siz anlayın Japonların nasıl da bakkala çakkala gider gibi Seul'e gittiğini.

 Uçakta verilen yemek. Açıkçası ben 2 saatçik bir uçuş için yemek vereceklerini bile düşünmemişken böyle bir menü ile karşılaştığınca çok sevindirik oldum. Ne yazık ki dönüşte verilen yemeklerle büyük bir hüsrana ve mide bulantısına uğradım ama olsun, buna şükür.

 Ve Incheon'a varış. Valla çektiğim resimden bir cacık olmaz ama en azından bir havaalanı olduğu anlaşılıyordur diye umuyorum. Incheon Seul'ün ikinci havaalanı, daha eski olanı ise Gimpo Havaalanı imiş. Lakin tabii Gimpo yetmemiş bir zaman sonra -malum dünya küçüldü, artık millet (parası & şansı & fırsatı olan millet) Beşiktaş'tan Üsküdar'a geçermişçesine Los Angeleslara, Ho Chi Minhlere, Seullere, Tokyolara filan gidiyor- ve uluslararası uçuşlar yeni yapılan Incheon'dan yapılır olmuş. Tıpkı Tokyo'nun Chibası gibi, Seul'un Incheon'u (İnçon diye okunuyor imiş) da ayrı bir şehir olan Incheon'da yer alıyor ve şehir merkezine gitmek 1,5-2 saat sürebiliyor.  Havaalanından istediğiniz yere gitmek ise hiç zor değil, ben arkadaşımın direktifleri ile havaalanından kalkan otobüslerden birine binerek kolayca yolumu buldum.

Mesele Seul'un ulaşımına gelmişken, bu konuya değinerek devam edelim o halde: Seul'de ulaşım çok RAHAT. Hemen her yere ulaşan harika bir metro sistemleri var elemanların, ne Tokyo'nun kaotik metro-tren karmaşası gibi ne de İstanbul'un var ile yok arası tramvay-metro bilmemnesi gibi. 


 40 farklı hatta sahip Tokyo karmaşası. Bu haritada hatların önemli bir kısmının da haritada gösterilmediğini belirteyim de abarttığım sanılmasın.

 Hatlarına "1-2-3.." gibi kolay isimler koyan, transferlerde müzikli anons yapan, iş giriş ve çıkış saatleri dışında çoğu zaman oturabileceğiniz, sonu görünmeyen kuyrukları olmayan canımın içi Seul metrosu. Bu kadar övgüden sonra bana üç beş won vermelerini bekliyorum, bakalım.
 Hayal olan İstanbul metrosu. Evet, hayal gibi hatta hayalin ta kendisi zira İstanbul'da böyle bir metro yok arkadaşlar. Şu haritada gösterilen hatlardan herhalde üçü ya da dördünü gerçek hayatınızda görebilirsiniz. Ya da benim İstanbul'da bulunmadığım süre zarfında (26 gün) mucizeler meydana gelmiş olabilir. "Gerçekçi ol, imkansızı iste" der bir İstanbul atasözü. (?)

Metro ile bir yerden bir yere gitmek yeterince kolayken, sevgili Seul belediyesi birçok otobüs hattı da koymayı ihmal etmemiş. Ben Seul'de bulunduğum süre zarfında genelde metroyu kullandım, otobüsler metroya göre her zaman daha karışıktır çünkü. Zaten dediğim gibi metro Seul'ün dört bir yanına gidiyor. Biraz metroya alışırsanız ve elinizde de şu yukarıdaki haritadan bulundurursanız; tek başınıza gidemeyeceğiniz yer yok. Zaten anonslar İngilizce de yapılıyor, hat değiştirmeniz gereken yerde anonsa müzik giriyor, istasyonlarda her şey hem İngilizce hem Korece güzel güzel yazılmış, ok işaretleri ile filan gösterilmiş oluyor. Yani Seul'de seyahat etmek ÇOK HOŞ bir aktivite millet! 

Gene de, işlerinizi kolaylaştırması açısından Seul'e gidecek olanlara Hangeul (Kore alfabesi) öğrenmelerini tavsiye ederim, duraklar Latin alfabesi ile de yazılmış olsa da dükkanlarda filan o kadar Latin alfabesi bulamayabilirsiniz.

Gelgelelim, Seul ile ilgili genel izlenimlerime... Öncelikle sevgili okurlarım, özellikle de Kore sevdalısı okurlarım, sizi uyarayım: Rica ediyorum Seul ile ya da Güney Kore ile ilgili BÜYÜK HAYALLERe, YÜKSEK BEKLENTİLERe falan kapılmayın. Hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. Bu uyarıyı yaptıktan sonra Seul'u kötüleyeceğimi düşünenler ise yanılıyorlar; zira ben Seul'u sevdim, beğendim. Fakat öyle filmlerde, dizilerde vs. gördüğünüz gibi cafcaflı, ışıl ışıl bir Seul de beklemeyin. Ya da dört bir taraftan süper yakışıklı, mükemmel giyimli kuşamlı erkekler, bıcır bıcır şirinlik abidesi kızlar çıkmasını falan da beklemeyin. Ben bile o kadar beklentisiz gitmeme rağmen, Seul'ü biraz sönük buldum. Yani gökdelenlerden, ışıl ışıl sokaklardan falan etkilenmek isteyen aradığını Tokyo'da, tarihi dokudan, mis gibi denizden filan etkilenmek isteyen ise aradığını İstanbul'da bulurken, bunları Seul'de pek de bulamazsınız. (Bu yazı hangi ara "karşılaştırmalı Tokyo-İstanbul-Seul yazısı"na döndü; onu da anlayamadım ya neyse artık.) Tokyo ve İstanbul'un yanında sönük kalsa da, bana göre bu iki şehri de yaşam kolaylığı bakımından sollayacak bir şehir olan Seul, griliği sebebiyle Ankara'ya benzetilebilir belki ama Ankara benim dünya üzerindeki -belki de- en sevdiğim şehir olduğundan böyle bir benzetmeyi ben yapmayacağım. 


Türk forumlarında ya da sözlüklerde Kore ile ilgili yazıları okursanız, en çok şikayet edilen şeyin sokaklardaki ağır koku ile Kore yemekleri olduğunu görürsünüz. (Yemek ve koku zaten birbiri ile direkt bağlantılı iki unsur olduğundan, bu iki şikayet gayet de mantıklı.) Genelde bana gelen sorular da zaten yemekler ve sokakların kokup kokmadığı ile ilgiliydi. Açıkçası ben Seul sokaklarında hiçbir kötü koku ile karşılaşmadım. Kokunun daha çok alışkanlık ve biraz da psikoloji ile ilgili bir durum olduğunu düşünüyorum, zira Tokyo'ya ilk geldiğim günler de bana her şey kokuyormuş gibi geliyordu, oysa şu anda öyle bir durum yok. Ayrıca başkalarından da Tokyo ile ilgili böyle bir duyum almadım. Ama Seul'de hiçbir şey kokuyormuş gibi gelmedi bana. 


Yemek konusunda da aynı şey geçerli aslında, her şey alışmakla ilgili ve biraz da psikolojik. Tabii kişinin kendi damak zevki ve midesinin neleri kaldırabileceği de ayrı bir etken. Açıkçası ben her kültürün mutfağına saygılıyım, değişik tatlara ise -biraz fazla- açık bir tipim. Zaten seyyah olacaksan, farklı tatlar peşinde de koşacaksın (der atalarımız.) Yani yok ahtapot yemem, yok yosun çorbası içmem, yok turşu sevmem, yok tatsız tuzsuz pilav istemem diyorsanız; Kore'de ağzınızın tadının bozulacağının garantisini verebilirim.
Ki bilumum yiyecekleri denemiş ve de sevmiş olan bendenizi bile Kore yemekleri açmadı. Yani koku konusuna katılmasam ve yemek mevzuunu da abarttıklarını düşünsem de; Kore mutfağının Türk damak tadına çok da uygun yemeklerden oluşmadığını kabul etmek gerek. Her öğünde bir kimchi ile pirinç muhabbeti var ki, ikisini de sevmeme rağmen beni bile baydı. Tabii bunda, bulunduğum konum ve şartlar dolayısıyla binbir çeşit yemek tadamamamın da etkisi büyük olabilir. Ama genel olarak yediklerimin içinden en çok "bibimbap" adı verilen, çeşitli sebzelerin pirinç ile karıştırılıp üstüne de yumurta kondurulmasından müteşekkil yiyeceği sevdim sanırım. Bibimbap fotoğrafından bir önceki fotoğrafta ise masaya getirilen çeşitli mezeleri görmek mümkün; evet Kore'de en kıytırık restoranda bile önünüze üç beş çeşit meze, en azından bir kaç çeşit turşu (kimchi) gelir. "Bedava sirke baldan tatlıdır." kafasında bir insan olduğum için, her mekanda ayrı bir mutluluk yaşamadım desem yalan olur.  






Burada kimchi meselesini biraz açmak yerinde olabilir. Muhtemelen şu yazıyı okuyacak olan dostların neredeyse hepsi mesele Kore olunca benden kırk kat daha fazla bilgi sahibidir; ama madem naçizane  bir tanıtım yazısı hazırlayalım dedik, o halde bildiğimiz her şeyi karınca kararınca paylaşacağız. Kimchi, Kore mutfağının vazgeçilmezi olan bir yiyecek, adeta Türk mutfağının ekmeği gibi. Bir çeşit turşu diyebiliriz fakat aklınıza bizim turşular gelmesin. Kimchi, sarımsağı fazlaca olan, genelde de acı bir turşu. Lahana, ıspanak, turp en fazla yenilen çeşitleri benim gördüğüm kadarı ile. Eski bir Kore atasözüne göre -demek istiyorum ama dersem sallamış olacağım- her gün kimchi yersen asla hasta olmaz, hekim yüzü görmezmişsin. Buna yürekten inanan Koreliler de abartısız her öğünde bayıla bayıla kimchi yiyor. Restoranlarda önünüze ilk getirdikleri şey de, haliyle sıcacık tırnak pidesi değil lahana kimchisi oluyor. Kimchiniz bittiğinde, yerine hemen yenisini getiriyorlar. Sık sık da "daha kimchi ister misiniz?" diye soruluyor mekanlarda. Ben Koreli bir ailenin evinde kalma şansına erişebildiğim için ev yapımı kimchi de yedim, sevdim de diyebilirim. Ama özel olarak alır yer miyim, ya da "aahh bir kimchi olsa da yesek!" diye iç geçirir miyim- korkarım hayır. 


Ve nihayet zurnanın zırt dediği yere de geliyoruz, fakat bir sonraki yazıda. Çünkü bu yazının yayınlanma süresi gitgide uzuyor, uzadıkça yazı da uzuyor, yazı uzadıkça okur azalıyor, okur azaldıkça da ben üzülüyorum.


Bir "trailer" da verelim bari:




Seul'de Gezilesi-Görülesi Mekanlardan Bazıları: Gyeongbokgung, National Folk Museum of Korea, Insadong, Myeongdong, Itaewon, Changdeokkung, Bukchon Hanok Village, Yeuido, Gangnam, Hangang, 63 Building. Bunlar benim gittiklerim. Gidemediklerim ise, Namdaemun, Dongdaemun, Seoul Tower, War Memorial of Korea, Teheranno. Bir dahaki sefere artık, inşallah, olursa.




Pazar, Ekim 16, 2011

Ara Sıra Bazı Bazı, Yemek İstediklerimin Pek Azı


Herkese yeniden merhaba!

Son zamanlarda burayı çooooook boşladığımın farkındayım. Aslında boşladığım şeyleri yazsam buradan (Tokyo) İstanbul'a yol olur ama en gerek yok bence. Şu sıralar hormonlarım benimle acayip dalga geçiyor. Hemen yanlış şeylere yormayın yahu; duygusal anlamda diyorum. Yani duygusal çalkantılar yaşıyorum. Ne yazsam olmadı be, bir gün çok mutluyum bir gün hüzünlerden hüzünlere akıyorum diyeyim ama yanlış anlayan zaten anlamıştır. Beni bir siz anladınız, siz de yanlış anladınız be dostlar!

Görebildiğiniz üzere, bloğun sağ tarafında iki adet anket var. Yoğun katılım sonucunda(!) belirlenen beklentilerden ise anladığım şu: İlk olarak herkes resim görmek istiyor. (ah ah her şey görsellik üzerine kurulu artık dostum...) İkincisi insanlar yemek görmek istiyor. "Peki blogda ne türlü resimleri göresiniz var?" sorusuna bloğa katılanların %75'i Yaşasın Yemek Yemek!!! diye cevap vermiş. Önemli olan talepleri karşılamak değil mi, ne farkeder ki ha 4 kişi katılmış ankete ha 4000!!! (tabi canım tabiiii!)

İşte bu talebi karşılamak adına YasamPinarim'dan size büyük hizmet! Dersem abartmış, beklentileri yükseltmiş ve de sizi hayal kırıklığına uğratacak olurum. Doğrusunu söylemek gerekirse, henüz Japonya'da çok da dişe dokunur bir şey yemedim. Ya da yiyemedim. Peki neden?
  1. Parasızlık. Doğruya doğru, dışarıda yemek genelde fazlaca para gerektiren bir meşgale ve bende de para denilen, bizim kendisine sahip olabildiğimizi sandığımız ama aslında kendisi bize sahip olan, hatta tüm dünyayı kontrol eden (mesajımızı da verdiğimize göre huzur içinde devam edebiliriz, değil mi?) zımbırtı nanay. O nedenle de olabildiğince ucuz ıvır zıvırlar ile karnımı doyurmaktayım.
  2. Yiyeceklerin içerikleri. Bildiğiniz üzere, İslam dini yenilecek şeylere bir takım kısıtlamalar getiriyor. Domuz eti, helal kesim olmayan (tavuk, sığır vs.) et ve alkol. Japonların sevdiği üç şey. O nedenle de sağolsunlar her bir şeyin içine koymuşlar bu hedeleri.
  3. Tembellik. Yukarıdaki sayılan iki neden bizi bir sonuca götürüyor: Kendin pişir&Kendin ye. Eyvallah, ama insan tembel olmaya görsün.... Bilmiyorum bu tembellik genetik bir şey mi, ne bileyim tembelliğe neden olan bir gen, bakteri, hormon vs.mi var ama bildiğim bir şey varsa o da şu: Tembel İstanbul'da da tembel, Tokyo'da da tembel, Jüpiter'de de tembel, Uranüs'te de tembel. Nato kafa, nato mermer.
  4. Mutfak ve malzeme sorunsalı. Biraz da tembellik suçumu hafifletme adına şunu belirteyim: Odamda mutfağım yok, herkesin kullandığı mutfağı da benim kullanasım yok. Pişirmek için gerekli ıvır zıvırlarım eksik, alasım yok, alacak param da yok. İstediğim yemekleri yapmak için gerekli malzemeler ya yok, ya çok pahalı. Japon yemekleri nasıl pişirilir, hiç bir bilgim yok. Bahaneler çoğaltılabilir.
İşte bu ve bu gibi sebep/bahanelerle yemek olayına girmek benim için azıcık zor. Ama gene de okurlarımın istekleri benim için emir olduğundan -e okurlar velinimetimizdir, değil mi ama?- karınca kararınca bir şeyler paylaşacağım.


 


 Bu gördükleriniz benim Tokyo'ya geldiğim ilk günlerde alıp yediğim bazı şeyler. Açıkçası o günler çok da mükemmel günler değildi, ne yenir ne yenmez insan apışıp kalıyor böyle. Hele öyle bir içindekiler listesi var ki yiyeceklerin üstünde; (Kanji adı verilen Çin'den gelme Japon karakterlerinden milyonlarcası milyonlarcası!!!) insanın onları okumaya çalışmaktansa aç oturası geliyor. Gene de iki lokma almayı becerebilmiştim o zamanlarda. Hey gidi! (Sanki Tokyo'ya geleli 10 yıl olmuş da, buraların yerlisi olmuşum gibi konuşmuyor muyum, maşallah maşallah.) Bu resimlerin ne olduğunu sorarsanız, sol üstten başlayalım: Onigiri, sushi, yeşil çay ve içi kremalı bir çeşit ekmek. Sushi hariç diğerleri güzeldi. Sushinin kötü olmasının sebebi ise, gördüğünüz 10 adet sushiden en sağda bulunan iki tanesinin içinde NATTO ismi verilen bir ...... ne desem bilemedim şimdi. Natto denilen bir .... ağzımın tadını öyle bir kaçırdı ki 3 gün kendime gelemedim. Natto hakkında sonra belki daha detaylı yazabilirim ama şimdilik onun ne kokusunu, ne de yapış yapış görüntüsünü hatırlamak istiyorum!



Bu gördükleriniz ise: (sağdan sola) Melon pan (içinde kavun olmayan bir türlü tatlı hamur işi), sütlü kahve ve Dublörün Dilemması. 

Yazının girişindeki pasta ise çok sevgili Japon arkadaşımın beni götürdüğü bir kafede yediğim harika ötesi turta. İleride kafenin resimlerini de paylaşacağım için şimdilik bu kadarını söyleyeyim.



 Bir gezi sonrası gittiğimiz mekanda yediğim yemek. Gohan; yani pirinç lapası diyor bazı insanlar ama pek de lapa değil, pilavla lapa arası bir şey ki şunu da belirtmek isterim Japon pilavını çok seviyorum ben; gohanın içinde görülen siyah şeyler ise yosun. Böyle deyince hemen "ööööööğğğğğk" demeyiniz, denizden çıkan yosun gibi değil. (Ki bence onun da tadında sorun yok) Diğer yiyecek ise patates salatası ve salata sosu. O da gayet lezzetli.
Bu gördüğünüz ise arkadaşın yiyeceği. Noodle, yani erişte, ve tavuklu bir şey sanırım. Her ne ise güzel görünüyordu. Burada tavuğu o kadar güzel pişiriyorlar ki (daha doğrusu bana öyleymiş gibi geliyor), tavuk sevmeyen insanın bile yiyesi gelir. Ah ah.
Waseda'da, hayatımda katılmadığım kadar partiye katıldım. Parti deyince bizdeki çılgın partiler aklınıza gelmesin, mütavazı, genelde içkisiz, müziksiz, tanışma partileri idi. İşte otelde verilen ve benim favori partim olan bir partide verilen tatlılardan bazıları. Ama ben yiyebildim mi, hayır, nedeni ne idi peki, tabii ki benim salaklığım: Yani ben gidip de tatlı alana kadar millet çoktaaan silip süpürmüştü caanım pastaları, pudingleri. Bu da bir arkadaşın pastası zaten.

Neyse avuntu olarak da benim taptaze, sıcacık, mis gibi sütlü kahvem vardı. Hızımı alamadım, nerede beleş, oraya yerleş düsturu ile hareket ederek iki fincan kahve içtim. Elimden gelse iki fincan daha içerdim ya, sağlık koşullarım elvermedi. Partide çok  çok çok güzel yemekler vardı bir de, söylemeden geçemeyeceğim. Zaten şimdiye kadar partilerde ikram edilen yiyeceklerden az beğendiğim bile olmadı diyelim, gerisini sizin hayal gücünüze bırakayım.
 Ve bazı abur cuburlar. Nihayet bir yerde bulduğum, diğerlerine göre oldukça ucuz olan hazır kahve, ya da bizim deyişimizle nescafe ile tadı hiç de fena olmayan bisküvi, bisküvit, püsküvüt ya da püskevit. Artık siz nasıl okumak isterseniz.
 Ve ilk kez karşınıza çıkan, can yoldaşım, İstanbul sevdalım, sevimli ayıcığım. Türkçe adı Fiko (Fikret), Japon ismi olarak ise Hiro-kun'u münasip gördü bir arkadaşım. Bir gece vakti Fiko ile marketten aldığımız ıvır zıvırları görebilirsiz. Pocky, böğürtlenli yoğurt, sütlü kahve ve kraker. Hepsini yemedim o gün tabii ki. Yiyebilirdim de gerçi. Aman neyse.
 Pocky candır. YP'ın masası ise her daim karmaşıktır. Püfff.





Japonya'ya gelişimin 1.ay dönümünde gittiğimiz piknikte (bunu kutlamak için verilmişti koca piknik, tabii ki tabii ki.) bir Fransız arkadaş Fransızlık yaparak yanında Fransız ekmeği, Fransız peyniri ve Fransız şarabı getirmişti. Sağolsun hepimize de ekmek&peynir ikram etti; beni çok mutlu etti.  

  


 
                                                              
E ben de Fransız olsam şarabımı yanımda taşırdım hani. Yalnız bir başka Fransız arkadaş şöyle bir yorum yaptı: "Ay ben o şarabı içmeeeem!!! Öyle kutuda taşınan şaraptan hayır mı gelir! Kalitesiz!" Valla ben ne desem bilemedim.       
Sadece iki gün önce, dil değişimi programında edindiğim (Yani birbirimize birbirimizin dillerini öğretiyoruz) Japon arkadaşımla yediğimiz öğle yemeği. Benim için sabah&öğle yemeği idi ama olsun her koşulda tadı güzeldi. Soslu balık, saba misoni, yani miso soslu palamut. Balık her durumda candır, yanında pirinç ve yeşil çay olunca da oh mis. Bu yemeği okul kantininde yedim bu arada.
Bu da arkadaşın yemeği, meşhur karee raisu, yani köri pilav. Japonya'da en çok yemek istediğim yemeklerden olmakla beraber, genelde domuzdan yapıldığı için yiyemiyorum efendim.  







 

Ben ve çaylarım. İyi midir, kötü müdür bilinmez ama burada kendimi çaya vurdum. Dolabımda çay olmayınca kendimi huzursuz hissediyorum. Çok sevdiğim siyah çayı da sallama olunca içesim gelmiyor artık. Resmini çektiğim çaylar ya da boş çay şişeleri içtiklerim yalnızca bir kısmı. Genelde çayları kutuda alıyorum çünkü daha ucuza geliyor. Onun dışında bir de Japonya'da yemekten sonra getirilen yeşil çaylar var tabii, bizde ikram edilen siyah çay gibi, Japonlarda da yemekten sonra yeşil çay ikramı harika bir adet. Zaten bir lokantada çay ikramı yoksa, o lokanta bitmiştir, olmasın daha iyidir yani benim nazarımda. (Yuhunuz.)

  

                                                 
Bu yemek size tanıdık geldi mi? Evet gene aynı mekan, gene aynı yiyecek ama bu sefer farklı kişilerle. Seçenek kıtlığı insanı yeni şeyler denemekten alıkoyuyor maalesef efendim. Napalım, işte hayat böyle de geçiyor, işte hayat böyle de yaşanıyor, zaman her şeyi siliyor. (?) Neyse ayrıca bu sefer farklı bir gohan denedim, içinde farklı pirinçler, tahıllar filan bulunan sağlıklı lezzetli bir gohan. Oh mis.


Bu da arkadaşın yemeği, tavuk, salata, çorba, gohan, turşu ve sos. Resimlerde pek belli olmuyor ama diğer arkadaşların yemeklerini de çekmeye çalıştım. 








Bu, gene aynı mekanda daha önceden yediğim yiyecek. Pek kronolojik sıraya uymadığımın farkındayım ama ne önemi var, önemli olan yemeği göstermek değil mi, bağcıyla filan işimiz yok. İşte 2 gün önce de, arkadaş aynı seti sipariş verdi. Oldukça leziz ve doyurucu.





 Ve bu da son resim: Dün öğlen yediğim, genelde Japonya hayatımın vazgeçilmezi olup hayat kurtaran hazır noodle. İçinde domuz eti, yağı, esansı bulunmayan nadir noodlelardan olduğu için bendeki yeri ayrıdır. O yüzden tadı mükemmel olmasa da, sana puanım dokuz kanka!





Gelecek günlerde eğer paralanabilirsem, (parçalanmak anlamında değil, ciddi ciddi bursumu alabilirsem) burada çok daha iç açıcı manzaralarla karşılaşmanız olası ey sevgili okurlarım. O yüzden dualarınızı, iyi dileklerinizi benden esirgemeyeniz. Türk yemeklerinin de kıymetini iyi biliniz. Hepinize afiyet olsun!