"Tamam anladık; daha kaç kez bunu tekrar edeceksin!" diyenlere: Ben asıl kendime hatırlatmaya çalışıyorum be dostlar! Evet inanılır gibi değil ama sadece 1 hafta, 7 gün, 173 saat (artık saniyesini, dakikasını da siz hesaplayıverin lütfen) önce Güney Kore topraklarındaydım. Sonra 11.10 uçağına binip saat 13.30 gibi Tokyo'ya dönmüştüm maalesef. Maalesef diyorum çünkü kalbimin bir kısmını da Seul'de bıraktım. Zaten şu sıralar seyyahlık hepten ağır gelir oldu bana; -"He sanki çok geziyorsun, çok bir halta yarıyorsun da konuşuyorsun?!" diyenlere saygım sonsuz elbette, katılıyorum size hatta!- gittiğim her yerde kalbimin bir parçasını da bırakıyorum sanki. Böyle azala azala biteceğiz dostlar, sakin olun.
İşte Seul'den ayrılışıma alıştığım şu zamanlarda, yazmanın da hepten zorlaşmasını anlayışla karşılamanızı rica edeceğim; zira biliyorsunuz ben tayfunlardan kaçıp da duygularına yenilen garip bir kulum. Her neyse, saçma sapan mükemmeliyetçiliğim, çevremdekilerin yüksek beklentileri, en önemlisi de kendi kendime verdiğim sayısız sözler ve yaptığım gerekli gereksiz planların etkisi ile Kore yazısının yalan olmaması için elimden geleni yapıyorum. İlk olarak iki ayrı yazı yazmayı düşündüm: Birisi daha genel, bir gezi rehberi havasında olacak (diyor), ikincisi ise daha kişisel, "ah bilseniz başıma neler neler geldi dostlar!" tadını yakalamayı hedefleyecek.(miş.) Hadi bakalım!
Kendini orijinal zanneden lakin aslında sıradan bir vatandaş olan YasamPinarim FOB(Fazla Orijinal Blog)'dan sonra, yüreğinin götürdüğünü zannettiği yerdeki kah yürek burkan kah yürek hoplatan anılarını yüreğinize işlesin diye yürekten gelen bir hisle paylaşmaya niyetlendi ve olaylar gelişti.
Pazar, Nisan 15, 2012
お知らせ: Yaşampınarım Seul'e gidip geldi!
Salı, Nisan 10, 2012
ただいまー!Ve ben döndüm Japonya!
Günaydın arkadaşlar. -Sağol!
Nasılsınız?- Sağol!
Siz de sağolun.
Evet ne idüğü belirsiz girişten de anladığınız üzere, sittin gündür -yalan da değil en son şuraya bir şey karalayalı zorlasam 60 gün olacakmış yani- savsakladığım sözde "gezi" bloğuma ne yazacağımı, daha doğrusu ne tür bir giriş yapıp konuyu ne tür bir mevzua bağlayacağımı bilemiyorum. Eyvallah, ben suçluyum da zamanın hiç mi suçu yok? Hangi ara Şubat geldi, ben Malezya ve Singapur'a gittim, sonra Japonya'ya döndüm, 3 gün sonra da Türkiye'ye gittim? Nasıl oldu da Türkiye'de 26 gün kaldıktan sonra Japonya'ya yeniden döndüm de 1 hafta sonra da Güney Kore'ye gittim? Ne zaman Mart da bitti de Nisan geldi? "Ekspres gibi geçiyor güzel günler" dostlar, durduramıyoruz.
Ve böylelikle başarıyla sittin günün özetini de geçmiş olduk, gelsin mi tebrikler bana? Fekat bu özet sizi tatmin etmez, hele beni İMKANSIZ, o halde şöyle anlatayım: Tam da Leyla ile Mecnun dizisindeki Fuzuli misali, Evliya Çelebi de benim rüyama girip: "Sen tasını tarağını topla evine dön, bu bloğu da mümkünse ebediyyen kapalı tut, seyyahlık istidadı yok evladım sende be!" diyerek kulağımı çekecekken, kaderin harika cilveleri ile kendimi yollarda buldum. Toplamda yaklaşık 19168 mil yani 30848 kilometre yol tepmişim! (Elbette ki uçakla. Bisikletle filan sıkar biraz.) Bunların hepsi tek tek anlatılacak elbet diyeceğim ama bu söylediğime ben bile inanmıyorken sizin inanmanızı nasıl bekleyeyim?
Arada biraz da Japonya'dan bahsetmemek olmaz, ne de olsa bu blog Japonya aşkına açılmış bir blog idi zamanında dostlar. 22 Şubat günü gittiğim Türkiye'den 19 Mart tarihinde dönerek Tokyo'ya vardım. Tokyo'da bir gelişme yok, okul yeni başladı. Millet bu ara kafayı sakura denilen kiraz çiçeği ile bozmuş durumda ki; bunda da şaşılacak bir şey yok; zira şunu bilmelisiniz ki Japonlar festivallere, doğasal -doğal demek istemedim-, mevsimsel aktivitelere filan bayılırlar. E n'apsın adamlar, yok ki memleketlerinde bir aksiyon, bir atraksiyon. "E madem dört mevsimimiz var, bunun tadını çıkaralım; hatta gün olur suyunu bile çıkarabiliriz!" diye düşünerekten her mevsim için binbir çeşit aktiviteler içindeler böyle. Henüz hanami yani çiçek seyrine çıkamadığım için, bu ilginç festivalle ilgili de daha fazla laf etmeyeceğim ama Japonya'da bu sıralar durum budur işte arkadaşlar.
Bu arada ben de her mevsimi severim, hele sonbaharı nasıl severim, sonra festivaldir, çiçektir, böcektir onları da severim. Japonya'yı ve Japonları da severim. Yanlış anlaşılma olmasın. (Ya da olsun be, açarız mevzuu bir ara, hatırlatın ama.)
Araya bir de çerez niyetine Japonca dersi koyup başlığımızı açıklayalım: ただいま(tadaima) sözcüğü aslen "şu anda, işte şimdi, an itibariyle" anlamına gelir. Ayrıca evinize, memleketinize filan döndüğünüzde de kullanırsınız ki; bu da 「ただいま帰りました!」(tadaima kaerimashita) cümlesinin kısacasıdır. Yani "Aha da döndüm!" ya da daha Türkçe bir ifade ile "Ben geldim!" manasında kullanılan bir kelimemizdir tadaima bu bağlamda. Karşılık olarak ise 「おかえり!」(okaeri) kelimesi telaffuz edilir ki; asıl anlamı "dönüş" (o-kibarlık, kutsiyet vs gibi bilumum anlamlara gelen önek; kaeri-dönmek, dönüş) olan bu kelime de "Hoş döndün!" ya da daha Türkçe olarak "Hoşgeldin!" anlamında kullanılır. E artık gide gele, gide gele -boru değil, 3 kez gidip döndüm Japonya'dan- adeta bir vatanım haline getirdiğim Japonya'ya gelirken, ben "Tadaimaaaaa!" demeyeyim de kimler desin? Biri de hayrına "Okaeri!" desin bari.
Bu arada sürekli "siz, dostlar, kardeşler, okurlar, cankuşlar vs." gibi sıfatlarla kendisine hitapta bulunduğum bu bloğun takipçileri eskiden vardıysalar bile bence artık yokturlar, zira "Absürd bir seyyahın trajikomik seyahat anıları" bloğu hakikatenyalan oldu gibi oldu. Ama ümit etmekten vazgeçmeyelim dostlar (bak yine çoğul konuştu!), beklediğimiz gemiler, gelecekler ve de dönecekler.
Yokohama sahillerinde bekliyorum, her zaman yollarınızı gözlüyorum cankuşlar.
Nasılsınız?- Sağol!
Siz de sağolun.
Evet ne idüğü belirsiz girişten de anladığınız üzere, sittin gündür -yalan da değil en son şuraya bir şey karalayalı zorlasam 60 gün olacakmış yani- savsakladığım sözde "gezi" bloğuma ne yazacağımı, daha doğrusu ne tür bir giriş yapıp konuyu ne tür bir mevzua bağlayacağımı bilemiyorum. Eyvallah, ben suçluyum da zamanın hiç mi suçu yok? Hangi ara Şubat geldi, ben Malezya ve Singapur'a gittim, sonra Japonya'ya döndüm, 3 gün sonra da Türkiye'ye gittim? Nasıl oldu da Türkiye'de 26 gün kaldıktan sonra Japonya'ya yeniden döndüm de 1 hafta sonra da Güney Kore'ye gittim? Ne zaman Mart da bitti de Nisan geldi? "Ekspres gibi geçiyor güzel günler" dostlar, durduramıyoruz.
Ve böylelikle başarıyla sittin günün özetini de geçmiş olduk, gelsin mi tebrikler bana? Fekat bu özet sizi tatmin etmez, hele beni İMKANSIZ, o halde şöyle anlatayım: Tam da Leyla ile Mecnun dizisindeki Fuzuli misali, Evliya Çelebi de benim rüyama girip: "Sen tasını tarağını topla evine dön, bu bloğu da mümkünse ebediyyen kapalı tut, seyyahlık istidadı yok evladım sende be!" diyerek kulağımı çekecekken, kaderin harika cilveleri ile kendimi yollarda buldum. Toplamda yaklaşık 19168 mil yani 30848 kilometre yol tepmişim! (Elbette ki uçakla. Bisikletle filan sıkar biraz.) Bunların hepsi tek tek anlatılacak elbet diyeceğim ama bu söylediğime ben bile inanmıyorken sizin inanmanızı nasıl bekleyeyim?
Arada biraz da Japonya'dan bahsetmemek olmaz, ne de olsa bu blog Japonya aşkına açılmış bir blog idi zamanında dostlar. 22 Şubat günü gittiğim Türkiye'den 19 Mart tarihinde dönerek Tokyo'ya vardım. Tokyo'da bir gelişme yok, okul yeni başladı. Millet bu ara kafayı sakura denilen kiraz çiçeği ile bozmuş durumda ki; bunda da şaşılacak bir şey yok; zira şunu bilmelisiniz ki Japonlar festivallere, doğasal -doğal demek istemedim-, mevsimsel aktivitelere filan bayılırlar. E n'apsın adamlar, yok ki memleketlerinde bir aksiyon, bir atraksiyon. "E madem dört mevsimimiz var, bunun tadını çıkaralım; hatta gün olur suyunu bile çıkarabiliriz!" diye düşünerekten her mevsim için binbir çeşit aktiviteler içindeler böyle. Henüz hanami yani çiçek seyrine çıkamadığım için, bu ilginç festivalle ilgili de daha fazla laf etmeyeceğim ama Japonya'da bu sıralar durum budur işte arkadaşlar.
Bu arada ben de her mevsimi severim, hele sonbaharı nasıl severim, sonra festivaldir, çiçektir, böcektir onları da severim. Japonya'yı ve Japonları da severim. Yanlış anlaşılma olmasın. (Ya da olsun be, açarız mevzuu bir ara, hatırlatın ama.)
Araya bir de çerez niyetine Japonca dersi koyup başlığımızı açıklayalım: ただいま(tadaima) sözcüğü aslen "şu anda, işte şimdi, an itibariyle" anlamına gelir. Ayrıca evinize, memleketinize filan döndüğünüzde de kullanırsınız ki; bu da 「ただいま帰りました!」(tadaima kaerimashita) cümlesinin kısacasıdır. Yani "Aha da döndüm!" ya da daha Türkçe bir ifade ile "Ben geldim!" manasında kullanılan bir kelimemizdir tadaima bu bağlamda. Karşılık olarak ise 「おかえり!」(okaeri) kelimesi telaffuz edilir ki; asıl anlamı "dönüş" (o-kibarlık, kutsiyet vs gibi bilumum anlamlara gelen önek; kaeri-dönmek, dönüş) olan bu kelime de "Hoş döndün!" ya da daha Türkçe olarak "Hoşgeldin!" anlamında kullanılır. E artık gide gele, gide gele -boru değil, 3 kez gidip döndüm Japonya'dan- adeta bir vatanım haline getirdiğim Japonya'ya gelirken, ben "Tadaimaaaaa!" demeyeyim de kimler desin? Biri de hayrına "Okaeri!" desin bari.
Bu arada sürekli "siz, dostlar, kardeşler, okurlar, cankuşlar vs." gibi sıfatlarla kendisine hitapta bulunduğum bu bloğun takipçileri eskiden vardıysalar bile bence artık yokturlar, zira "Absürd bir seyyahın trajikomik seyahat anıları" bloğu hakikaten
Yokohama sahillerinde bekliyorum, her zaman yollarınızı gözlüyorum cankuşlar.
Dünya benim:
Japonya Tokyo, Shinjuku, Nishishinjuku, 2丁目8−1
Çarşamba, Şubat 22, 2012
行って来まーす!İşte geldik gidiyoruz, şen olasın Tokyo şehri!
Bu yazıyı havaalanından yazıyor olmamın bana ve bloğuma karizma kazandırması umuduyla insanlığa sesleniyorum:
Su anda Narita Havaalanı'nda bekleme salonundayim ve inşallah 10 dakika sonra uçağa geçiş yapacağım. Yanıma bütün kaybolan umutlarımı, kırılan hayallerimi, derin duygularımı ve eksantrik düşüncelerimi de alarak; hasretle, özlemle, endişe ve heyecan arası mideme oturmuş olan her neyse o şeyle ve 3 saatlik uykuyla, 1 aylığına Tokyo'ya veda ediyorum.
İstanbul'un beni özlediğini hiç sanmasam da, İstanbul'a uçuyorum.
Artık ben gider oldum, Tokyo da kalsın sizlere!
İnşallah kazasız belasız uçuşlar, güzel günler, yenilenen umutlarla görüşmek üzere.
いってきます!(Gidip geleceğim)
Su anda Narita Havaalanı'nda bekleme salonundayim ve inşallah 10 dakika sonra uçağa geçiş yapacağım. Yanıma bütün kaybolan umutlarımı, kırılan hayallerimi, derin duygularımı ve eksantrik düşüncelerimi de alarak; hasretle, özlemle, endişe ve heyecan arası mideme oturmuş olan her neyse o şeyle ve 3 saatlik uykuyla, 1 aylığına Tokyo'ya veda ediyorum.
İstanbul'un beni özlediğini hiç sanmasam da, İstanbul'a uçuyorum.
Artık ben gider oldum, Tokyo da kalsın sizlere!
İnşallah kazasız belasız uçuşlar, güzel günler, yenilenen umutlarla görüşmek üzere.
いってきます!(Gidip geleceğim)
Salı, Şubat 07, 2012
Sevgililer günü Japonya'ya fazlaca erken geldi: 愉快バレンタインデー!
Yüzyılların müzmin bekarı seyyahınız YasamPinarim yine karşınızda!
"Müzmin bekar" kelimesini özellikle kullanmamın sebebini başlıkta arayınız dostlar, yani demem o ki; "Sevgililer Günü" isimli hedenin bende çağrıştırdığı ilk şey, elbette kendi müzminliğim, bekarlığım. Amma ve lakin, seyyahın da makbul olanı bekar olanıdır. Böylece konumuza giriş yaptık, hayırlı ve de uğurlu olsun!!!
Elbette ki yalnızlık ömür boyu fakat konumuz yalnızlık değil de Japonya olduğundan, kısaca Japonya'daki sevgiler günü merasiminden bahsetmek gerekiyor olabilir. Japonya'da, sevgililer günü oldukça büyük bir fenomen. Sevgililer gününün en önemli olayı ise çikolata. Markette gerek sevgililer günü için özel olarak paketlenmiş hazır çikolatalar olsun, gerek el emeği göz nuru çikolata vermek isteyenler için imal edilmiş kalıplar, hediye paketleri vs. olsun binbir türlü ıvır zıvır var.Taa sittin gün öncesinden de bu ıvır zıvırlar dükkanlardaki yerlerini alıyor. Bu önemli (?) günde elbette ki ahbaplarınıza, iş arkadaşlarınıza, aile efradınıza filan çikolata verebiliyorsunuz; fakat günün asıl bombası elbette hoşlanıp da açılamadığınız, ufaktan ufağa -ya da açıktan açığa da olabilir- yazdığınız, yazıldığınız elemanlara çikolata vererek unutulmaz bir ilan-ı aşk etmeniz. İşin hoş kısmı ise şu: bu atılımı biz dişi tayfası yapıyoruz. "GERÇEKTEN Mİ?" diye şaşıranlarınız olabilir; ama bana kalırsa oldukça hoş bir bakış açısı bu, tamamen yeni bir konsept. Kızların aşk itirafında bulunmasını sonuna kadar destekliyorum; bu sebeple de Japonların biraz fazla abarttığını düşünmekle birlikte; sevgililer gününe getirdikleri bu farklı havadan da hoşlanmıyor değilim.Hatta ve hatta hazır buradayken, ben de saçma sapan isyanlara geleceğime hoş bir atılım gerçekleştirsem fena olmaz gibi. (Bunu yazmamışım gibi davranıyoruz.)
İşte teeee ocak ayında gördüğüm bir takım ıvır zıvırlar. Bunların milyon türlüsünü bulabilirsiniz şu anda, malum beklenen gün geldi çattı neredeyse!
Sanal alemden gördüğüme ve okuduğuma göre, Tokyo'nun Narita'sı (havaalanı olan) da sevgililer gününü unutmamış, sevenlere, sevilenlere, hoş bir atraksiyon hazırlamış. Yukarıda, benim çekmediğim resimde gördüğünüz bu cicili bicili kalp şeklindeki kartlara güzel sevgililer günü dileklerinizi döşeyebiliyormuşsunuz. Sonra da bizim Telli Baba misali Narita Babaya bu kartları asıyor, sevginizi dünyaya haykırabiliyormuşsunuz. (Ya da en azından şu sıralar yolu Narita'ya düşenlere.) Sevgililer günü geçtikten sonra da bu kartlar Tokyo'daki bir tapınağa götürülecekmiş. Bu olayı kaçırmamalı idi de yollar uzak, cepler delik, kalpler kırık. Âh ki ne âh. (Mevzu buraya nasıl geldi, biri hayrına açıklayıverse keşke.)
Şimdi başka "âh ki ne âh"lık bir meseleye gelelim. Sevgili evlere servis (?!) seyyahınız da, elbette, Japonya'daki sevgililer günü dalgasından nasibini aldı, hayatındaki ilk sevgililer günü "çukulatasını" kaptı! Buraya kadar her şey çok güzel, çok hoş amma işte sevgililer gününden yana gram talihi olmayan bu vatandaşın, dünyalar tatlısı çikolatasının muhteviyatında yer alan LİKÖR(洋酒・youshu) sebebiyle, hevesi GENE kursağında kaldı! (Alkol tüketmiyorum dostlar.) Mecbur, pek çok şeye uzaktan baktığımız gibi (bugün çok imakar gördük seni?) bu cânım çikolatalara da uzaktan baktık a dostlar. Bunun üzerine dünyadaki "Bütün likörler yerin dibine girsin, sevgililer günü de ölsün uleeeennnn!!!" diye bağırmak geçmedi değil içimden.
Burada ise yukarıda anlattığım aşamaların nasıl geliştiğini gösteren hoş bir animemiz var. 魔法のチョコレート (mahou no chokoreeto) yani Sihirli Çikolata isimli bu mini animemizde küçük kızımız yakışıklı futbolcumuza yanık, bir de bunun gazcı arkadaşı var -ki dostlar başına-, bu kızı sevgililer gününde bir atılım yapması için gaza getiriyor bu arkadaş ve sonrasını da lütfen izleyin.
Yukarıdaki manidar videonun Japonya ile de seyyahlık ile de en ufak bir alakası olmamasına karşın, yukarıdaki animenin aksine, durumuma daha uygun bu videoyu paylaşmakta bir beis görmez ve hepinize mutlu sevgililer günleri dilerim. Hatta Japoncasını da söyleyelim: Yukai Barentain Dei! (愉快バレンタインデー!) (Evet, bizim İngilizce Valentine's Day'in Katakanacası) Sevelim, sevilelim, bu dünya kimseye kalmaz canım okurlarım!
"Müzmin bekar" kelimesini özellikle kullanmamın sebebini başlıkta arayınız dostlar, yani demem o ki; "Sevgililer Günü" isimli hedenin bende çağrıştırdığı ilk şey, elbette kendi müzminliğim, bekarlığım. Amma ve lakin, seyyahın da makbul olanı bekar olanıdır. Böylece konumuza giriş yaptık, hayırlı ve de uğurlu olsun!!!
Elbette ki yalnızlık ömür boyu fakat konumuz yalnızlık değil de Japonya olduğundan, kısaca Japonya'daki sevgiler günü merasiminden bahsetmek gerekiyor olabilir. Japonya'da, sevgililer günü oldukça büyük bir fenomen. Sevgililer gününün en önemli olayı ise çikolata. Markette gerek sevgililer günü için özel olarak paketlenmiş hazır çikolatalar olsun, gerek el emeği göz nuru çikolata vermek isteyenler için imal edilmiş kalıplar, hediye paketleri vs. olsun binbir türlü ıvır zıvır var.Taa sittin gün öncesinden de bu ıvır zıvırlar dükkanlardaki yerlerini alıyor. Bu önemli (?) günde elbette ki ahbaplarınıza, iş arkadaşlarınıza, aile efradınıza filan çikolata verebiliyorsunuz; fakat günün asıl bombası elbette hoşlanıp da açılamadığınız, ufaktan ufağa -ya da açıktan açığa da olabilir- yazdığınız, yazıldığınız elemanlara çikolata vererek unutulmaz bir ilan-ı aşk etmeniz. İşin hoş kısmı ise şu: bu atılımı biz dişi tayfası yapıyoruz. "GERÇEKTEN Mİ?" diye şaşıranlarınız olabilir; ama bana kalırsa oldukça hoş bir bakış açısı bu, tamamen yeni bir konsept. Kızların aşk itirafında bulunmasını sonuna kadar destekliyorum; bu sebeple de Japonların biraz fazla abarttığını düşünmekle birlikte; sevgililer gününe getirdikleri bu farklı havadan da hoşlanmıyor değilim.
İşte teeee ocak ayında gördüğüm bir takım ıvır zıvırlar. Bunların milyon türlüsünü bulabilirsiniz şu anda, malum beklenen gün geldi çattı neredeyse!
Sanal alemden gördüğüme ve okuduğuma göre, Tokyo'nun Narita'sı (havaalanı olan) da sevgililer gününü unutmamış, sevenlere, sevilenlere, hoş bir atraksiyon hazırlamış. Yukarıda, benim çekmediğim resimde gördüğünüz bu cicili bicili kalp şeklindeki kartlara güzel sevgililer günü dileklerinizi döşeyebiliyormuşsunuz. Sonra da bizim Telli Baba misali Narita Babaya bu kartları asıyor, sevginizi dünyaya haykırabiliyormuşsunuz. (Ya da en azından şu sıralar yolu Narita'ya düşenlere.) Sevgililer günü geçtikten sonra da bu kartlar Tokyo'daki bir tapınağa götürülecekmiş. Bu olayı kaçırmamalı idi de yollar uzak, cepler delik, kalpler kırık. Âh ki ne âh. (Mevzu buraya nasıl geldi, biri hayrına açıklayıverse keşke.)
Şimdi başka "âh ki ne âh"lık bir meseleye gelelim. Sevgili evlere servis (?!) seyyahınız da, elbette, Japonya'daki sevgililer günü dalgasından nasibini aldı, hayatındaki ilk sevgililer günü "çukulatasını" kaptı! Buraya kadar her şey çok güzel, çok hoş amma işte sevgililer gününden yana gram talihi olmayan bu vatandaşın, dünyalar tatlısı çikolatasının muhteviyatında yer alan LİKÖR(洋酒・youshu) sebebiyle, hevesi GENE kursağında kaldı! (Alkol tüketmiyorum dostlar.) Mecbur, pek çok şeye uzaktan baktığımız gibi (bugün çok imakar gördük seni?) bu cânım çikolatalara da uzaktan baktık a dostlar. Bunun üzerine dünyadaki "Bütün likörler yerin dibine girsin, sevgililer günü de ölsün uleeeennnn!!!" diye bağırmak geçmedi değil içimden.
Burada ise yukarıda anlattığım aşamaların nasıl geliştiğini gösteren hoş bir animemiz var. 魔法のチョコレート (mahou no chokoreeto) yani Sihirli Çikolata isimli bu mini animemizde küçük kızımız yakışıklı futbolcumuza yanık, bir de bunun gazcı arkadaşı var -ki dostlar başına-, bu kızı sevgililer gününde bir atılım yapması için gaza getiriyor bu arkadaş ve sonrasını da lütfen izleyin.
Yukarıdaki manidar videonun Japonya ile de seyyahlık ile de en ufak bir alakası olmamasına karşın, yukarıdaki animenin aksine, durumuma daha uygun bu videoyu paylaşmakta bir beis görmez ve hepinize mutlu sevgililer günleri dilerim. Hatta Japoncasını da söyleyelim: Yukai Barentain Dei! (愉快バレンタインデー!) (Evet, bizim İngilizce Valentine's Day'in Katakanacası) Sevelim, sevilelim, bu dünya kimseye kalmaz canım okurlarım!
Neler konuşmuşuz?:
anime,
bu da böyle bir anımdır,
çikolata,
japonya,
özel gün ve haftalar,
sevgililer günü
Salı, Ocak 17, 2012
Seyyah nihayet siftahı yapabildi! : Kyōto (京都), Ōsaka(大阪), Nara(奈良)
Picasa Web Albümleri'mden:
Kyoto için buraya
Osaka için şuraya
Havanın 5° olduğu, karsız, ya da kârsız bir günden, Tokyo'dan selamlar, muhabbetler ♪
"Senin yazacağın bloğun içine ben turp sıkayım, o da yetmez biraz da pul biber dökeyim!" diyerek bana ayar verecek olan bütün takipçilere katılıyorum. Hepiniz haklısınız, yaşayın, varolun.
"Seyyah bozuntusunun yaptığı siftah da ne ola ki?" diye düşünenlerin merakını giderelim: Cânım ülkemizde olmayan ama neredeyse yaban ellerin hepsinde bulunan "kış tatili" (Aralığın sonu- Ocağın başı) ismi verilen uzuuuuuun tatilden bendeniz de nasibini alarak kendini yollara vurabildi! Şu memlekete geldim geleli şehiriçi aylak aylak dolaşmaların dışına çıkamamış olan bu zavallı gurbetçi için oldukça büyük bir yenilik bu elbette, zavallı olmayan gurbetçiler zaten gününü gün ederken, gurbetçi bile olmayan şerbetli insanlara gelince.... gelmesek daha iyi ola mı ki acaba?
Bünyemin alışık olmadığı kış tatilinin ilk birkaç gününü bünyemin oldukça alışık olduğu bir takım eylemleri yaparak geçirdim. (Mesela? diye soranlara Aylaklık? diye cevap vermek yüreğimi pare pare eyliyor.) Aralığın 30'unda ise, bir süredir planladığımız 5 günlük seyahatimiz için yollara düştük. Kiminle yolculuğa çıktığım konusunu da açalım. Bilmem farkında mısınız ama atalarımız oldukça aklıselim imiş bizim ki böylesi yerinde laflar edebilmişler: Birini tanımak istiyorsanız onunla tatile çıkın. Bense 5 kişiyle tatile çıkarak önemli bir tanışma faslının içinde buldum kendimi. Yalnız yolculuğa çıktığım insanlardan ziyade kendimi tanıdım desem yeri, o nasıl bir huysuzluk, o nasıl bir münzeviliktir ki 5 kişiyle yaşamak bana bütün o koşuşturmadan daha fazla yorgunluk verdi. Birlikte yola çıktığım kızlar oldukça şirin olmakla beraber, yalnızlığa alışmış bu bünyeye o kadar şirinlik de fazla geldi. Aklımı kaçırmadan ya da birini fırçalamadan seyahati tamamladığım için şükretmeliyim sanırsam.
Seyahatimize başlayalım: 30'u akşamı "night bus" adı verilen araca binmek için Shinjuku'ya gittik. Bizdeki gibi bir terminal, efendim otobüs durağı filan bekliyorsanız yanılıyorsunuz; tam tersi bizde artık olmadığı söylenen çığırtkanlar ortalıkta dolaşıp otobüslerin ismini söyleyerek yolcu topluyorlardı. Zaten ilk dumuru bu karışıklık anında yaşadım, "eyvahlar olsun" dedim içimden "bir hayal kırıklığı sesi duyuyorum galiba!"
Ve beklenen hayalkırıklıkları üçer beşer gelmeye başladı! Night bus denilen olaydan başlayayım: Gecenin 12'si gibi yola koyulan bu otobüs, yolcularının uyuya uyuya istedikleri yere gitmeleri için var: Yani perdeler çekili, ışıklar kapalı, üzerinde battaniye, arkanızda yastık, tıngır mıngır ilerliyorsunuz. "Eee bunun nesi kötü ki?" diye soranlara cevabı da yapıştırayım: Arkadaşlar, benim için önemli olan varılacak durak değil gidilecek olan yoldur, yani o yolculuk halidir. Hatta ve hatta kendimi en huzurlu hissettiğim zamanlar -eğer midem bulanmıyorsa, bir yere yetişmem gerekmiyor ya da ihtiyaç molasına çıkmam gerekmiyorsa- yolculukta geçirdiğim zamanlardır. Uçak olsun, otobüs olsun, tren olsun; camdan dışarı bakmak, özellikle geceleri kulağımda müziğim, zihnimde tatlı düşüncelerim ve hayallerimle yollar katetmek, benim için anlatılamaz bir mutluluktur. Fakat bu gece otobüsü denilen zımbırtı ile bu ufacık mutluluğum bile elimden alındı! Otobüsün tıklım tıkışlığı, koltukların rahatsızlığı ve karnımın açlığı da hepsinin üzerine wasabi oldu, soya sosu oldu.
Nerede bizim cillop gibi otobüslerimizde verilen çayı kahvesi, nerede mola verilen o ferah mekanlar? Mola verilen yerde hamam gibi kaynayan otobüsten kendimizi dışarı zor attık. Aa, evet otobüsün dayanılmaz derecede sıcak olduğundan ve benim de içimi adeta cayır cayır yakan bir kazağım olduğundan bahsetmemiştik. Muhtemelen 0° civarı bir soğukta buzlu kakao içmemin nedeni de budur. Yalnız kendi kendine içeceği hazırlayıp size sunan ve bunu görüntülü bir şekilde gerçekleştiren içecek makinesi harikaydı, Japon otobüslerini öldür, Japon teknolojisinin hakkını yeme.
"Eee, bu kadar şikayet edecektin madem, ne demeye o çok övdüğün Japon teknoloji harikası hızlı tren (Shinkansen)lere binmedin?" diyerek kendince bana akıl vermeye çalışan okurlar elbette yoktur ama gene de hızlı tren fiyatlarından bahsedelim de millet gerçeklerle yüzleşsin. Hızlı tren ile Tokyo'dan Kyoto'ya gitmek sadece 2 saat 20 dakika alıyor, otobüsle ise yaklaşık 7 saat. Buraya kadar her şey güzel. Şimdi de fiyatlara gelelim; otobüs ile gidiş-dönüş Türk parası ile 150 lira civarında iken; hızlı trenle sadece gidiş parası en ucuz ihtimalle 300 lira civarında. Eee, para konuşuyor hemşehrim, dünyanın düzeni bu. Belki keser döner sap döner, benim de talihim döner de shinkansenlerden size selam çakabilirim bir gün, inşallah.
Yukarıdaki resim, yolculuğun sonlarına doğru bozulan otobüsten bir kare. Yarı uykulu yarı uyanık hatırlıyor gibiyim bu anı, üzerinde bahsetmeye değmez. Tıpkı hiç resmini çekmemiş olduğum kaldığımız otel gibi, hoş oteldi gerçi.
Neler konuşmuşuz?:
bu da böyle bir anımdır,
gece otobüsü,
japonya,
kyoto,
nara,
osaka,
resim albümü,
Seyyah iş başında,
tapınak,
yolculuk
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



