Pazar, Kasım 24, 2013

Natsume Sōseki'den "Güzel" Bir Anekdot 夏目漱石の綺麗な逸話


Natsume Sōseki'yi tanıyan tanıyordur, tanımayan ise ayıp ediyordur demeyeceğim; olabilir, herkes herkesi tanımak zorunda mı? Absürt seyyahınız Yaşam Pınarım zaten bu iş için var, değil mi? O halde hemen Natsume Sōseki hakkında üç beş kelam ederek yeni yazımıza başlıyoruz!



Natsume Sōseki 夏目漱石, 1867-1916 yılları arasında yaşamış, ünlü bir Japon yazardır. En meşhur eserleri, 「こゝろKokoro yani Gönül, 「坊ちゃん」Bocchan yani Küçük Beyefendi ve 「吾輩は猫である」I'm a Cat'dir. Kendisi ayrıca 1000 yen banknotlarının üzerinde  de resmi bulunan şahsiyettir ki anlayın ne kadar ünlü bir sanatçı olduğunu! Bana Natsume Sōseki'yi sevdiren üç nedene gelecek olursak (ki geleceğiz tabii ki yoksa bu yazıyı neden yazayım?) :

1.) Natsume Sōseki'nin çok ama çok havalı bir adı olması. Tamam, gerçek adı Sōseki olmayabilir fakat adam kendine havalı bir isim seçebilmiş sonuçta, Recep Bülbülses diye isim seçen insanlar da var bu dünyada. (Yazarın gerçek adı Natsume Kinnosuke ki bence Kinnosuke de hiç fena değil. Ama bir Sōseki de değil.)

2.) Natsume Sōseki'nin hemşehrim olması. "Ne ayak?" diye sorabilirsiniz, tabii ki Natsume Sōseki Trabzon, Çaykaralı değil. Ama sonuçta Japonya'daki memleketim Tokyo, Shinjuku olduğuna göre; ve Natsume Sōseki de Shinjuku'nun bağrından, yiğidin harman olduğu yerden kopup geldiğine göre Japonya şartlarında kendisi ile hemşehriyiz! Adamcağızın köyünü ziyaret edemedim gerçi, bir dahakine inşallah. (Ben Takadanobaba köyündenim, Sōseki Kagurazakalı. Hihi.)

(Daha fazla bilgi için bakınız: http://www.shinjukuku-kankou.jp/english/map_index.html)

3.) Natsume Sōseki'nin Kokoro gibi bir şaheser bırakmış olması. Pekala, belki abartıyorum, bir şaheser falan olmayabilir Kokoro, ancak bende çok farklı bir hava oluşturmuştu bu eser. Nasıl desem, böyle sakin, gizemli, kalender, ehlidil bir hava bırakmıştı bende. Evet, ehlidil Kokoro'ya cuk oturdu, malum Kokoro sözlük anlamı olarak gönül demek ya. Ah Kokoro ah, keşke okuyabilsem orijinal dilinde seni. Öyle hoş bir kitaptı işte. (Bunu diyen kişi Kokoro'yu tamamlayamadı bile, bu neyin romantizmi?! *Sana inat ilk fırsatta kitabı alıp okuyup bitiriyorum ul*n doğrucu iç ses!!!*)



"Gel de bu adamı sevme!" dediğinizi duyamıyorum? Demek de zorunda değilsiniz şimdi Allah için, herkes herkesi sevecek değil. Fakat bakın ben bugün Natsume Sōseki'yi sevmek için yeni bir neden buldum, bu yazıya başlığını veren o nedeni, yani Natsume Sōseki ile ilgili küçük ve cici bir anekdotu izninizle burada paylaşıyorum:

Pazartesi, Ekim 14, 2013

Bir Şans Daha. もう一度チャンスをくれ。

 "Give me one more Ginza night! ☽☆彡" ile başlayan ufacık bir not iliştirmek istedim bugün sevgili okurlarım. Twitter asla yeterli gelmeyecekti, Facebook çoktan ilgi alanımdan çıkmıştı; e tutup da bu mevzu ile ilgili kitap da çıkaramayacağıma göre, dedim ki pek sevgili bloğuma bunu hemen yazayım. Haydi, ilişikteki notu okuyalım!


     Give me one more Ginza night! ☽☆彡En azından şöyle adam akıllı bir fotoğraf çekecek kadar bir fırsat.  Bir teselli de verebilirsiniz tabii ki bana, vitaminler, moraller, taze sıkılmış portakal suyu filan. Her neyse, şu yukarıda gördüğünüz fotoğraf 2011’in Aralık ayında Tokyo’nun en şatafatlı, en “elegant”, en ışıltılı, en “biznıss”lı, en gecelere akılası semtlerinden biri olan Ginza’da (銀座), iPhone 3G’nin kamerası ile çekildi. Evet, 3G diye bir telefon vardı bir zamanlar ve hala da var, ben kullanıyorum! “Bu kadar janjanlı bir yere gitmişsin, bir adam akıllı kamera edinemedin mi kızım?” diyen arkadaşlara selam ederim, güzel bir kameram olmakla birlikte, çoğu güzel anlarımda olduğu gibi, o gün de kameram sarjı biterek beni yarı yolda bırakmıştı. Come on guys, artık böyle şeylere alışmanız gerekiyor, bilirsiniz böyle talihsizlikler benim başıma düzenli aralıkla gelir. Talih değil, kör Salih, tövbe estağfurullah.


     Kısacası, Allah affetsin, bazen düşünüyorum, bana yeni bir şans verilmesi gerekiyor, talihsiz kontenjanından! Herkes ikinci bir şansı hak eder değil mi? (Değil.) Hatta bakın sizinle çok da güzel bir şarkı paylaşmak istiyorum yüksek müsaadenizle:






One more time 季節よ うつろわないで : Bir kez daha, mevsimler geçmesin
One more chance 記憶に足を取られて : Bir şans daha, anılarda kalalım

      Yeri gelmişken, bu şarkının 秒速5センチメートル」(Byousoku Go senchimeetoru)"Saniyede 5 Santimetre" filminin müziklerinden olduğunu da söyleyeyim. Animasyon film olan bu yapımı nicedir izleme niyetindeydim; hatta evde yalnız olduğum bir gece izleyeyim dedim fakat filmin altındaki yorumlarda “Film boyunca ağlamaktan helak oldum :(( / Dün akşam bu film yüzünden mutsuzdum, şimdi uyandım hala mutsuzum :(( / Hayatımda en çok ağladığım film :(( / Kaç paket peçete harcadığımı unuttum :(( “ tarzı cümleler okuduktan sonra gece gece başıma bela almayayım diye vazgeçmiştim. Sonrasında kuzenle hadi izleyelim diye oturduk ama ne yalan söyleyeyim, biz bu filmi pek beğenemedik. Görüntü kalitesi çok şatafatlıydı, eyvallah da zaten HD ile izleyemedik filmi -fiber (!!) hızlı internetimiz sağ olsun-, geri kalan hikayesinde de aman aman bir şey bulamadık. Tamam, üzücü şeyler vardı, zamanla, geçmişle, eski aşklarla vs. ilgili bir filmdi ama bir şey “olmamış” işte. Gerçi belki de yalnız izlenmesi gerekiyor, bence benim de bu filme “one more chance” vermem gerekiyor. Ayrıca izlemek isteyenler olur, izleyip de bayılmış olanlar olur, önyargıya filan sebebiyet vermeyelim şimdi.

Filmde durumuna en üzüldüğüm karakter de bu karşılıksız aşk muzdaribi zavallı kızcağız oldu. Ahhh ahhhhh!!!

     Hayat elbette geçmişte takılıp kalmayacak kadar kısa ve acımasız. Ancak bazen geçmiş de insanın yakasını bırakmayacak kadar ısrarcı oluyor, hele ki şimdiden memnun, gelecekten umutlu olmayan insanı öyle bir hapsediyor ki, şaşıp kalıyorsunuz. Bugün çok istedim, bazı şeyler için, geçmişte kalan ama kalması istenmeyen bazı şeyler için ikinci bir şans. Bir kez daha. Bir şans daha. Allah büyük.

Bu arada bir şey fark ettim dostlar, ben hiç sizin halinizi hatrınızı sormuyorum: Siz nasılsınız asıl?

İyi geceler. おやすみなさい。☆ミ


Salı, Temmuz 30, 2013

Geri dönüş olsa kalp sana geri dönmez mi? 帰れれば、帰れるのに。

Geçen sene tam da bu saatlerde evime dönmeye çalışıyordum.

Tamam, sanırım baştan almam gerekiyor. Zaten bloga öyle uzun bir ara verdim ki, kim olduğumu, ne yaptığımı çok değerli okurlarıma hatırlatmam gerektiğini düşünüyorum ancak bana kalırsa absürt seyyahınız da artık kim olduğunun, ne yaptığının çok da farkında değil. (Dur aman diyeyim, o topa girme, o topa girme!) Yok, o topa girmeye zaten niyetim yok. Onun yerine konuya giriyorum: Tamı tamına 1(bir) yıl öncesini hatırlayalım. Hatta en kestirmesinden 5n1k'yı verelim önce.

Ne: Japonya'dan Türkiye'ye geri dönüş
Ne Zaman: 30 Temmuz 2012 Pazartesi 07.00~
Nerede: Japonya (Chiba) & gökyüzü & Türkiye (İstanbul)
Nasıl: Uçakla & Bin bir zorlukla & Karmakarışık duygularla
Neden: Çünkü her gidişin bir dönüşü var.
Kim: ABSÜRT SEYYAHINIZ, bendeniz.

Temel bilgileri verme konusunu hallettikten sonra, daha da geriye gidelim (filmvari bir yazı yazmaya çalışıyoruz burada!) ve şöyle bir sahne açalım: Temmuzun son günleri, nem oranının %70'leri rahatlıkla bulduğu vıcık vıcık, Japonların tabiriyle "mushi mushi" günler. Üstelik de Ramazan, tıpkı şimdiki gibi! Absürt Seyyahınız evine dönüş hazırlıkları yapmaktadır ve Japonya'dayken ikame ettiği yurt odasını boşaltmak zorundadır. Gelin sahnemizi sizin için daha kolay hayal edilebilir kılalım ve bir fotoğraf koyalım:


♫Gidiyorum bütün aşklar yüreğimdeeee♫ ♫Eşyalar toplanmış seninle birlikte♫ ♫Bu aşk burada biter ve ben çekip giderim♫ türevinden şarkılar eşliğinde hap kadar oda (aylarca, odam hap kadar dedim dedim inanmadınız, bak ne oldu şimdi?) toplanmıştır. Ah ah bir bilseniz, şu tek insanın bile sığamadığı odaya ne kadar çok ıvır zıvır sığmış! Kocaman iki bavul, 20 kiloluk bir koli, iki küçük bavul , Datron reisin (eski bilgisayarım) çantası, şemsiye ve kim bilir kaç araba çöp! Gönül ne isterdi, gönül isterdi ki anıları bavula koyup götürmek ve ölene kadar muhafaza etmek mümkün olsun *sadece anılar değil de biraz kıyafet, süs püs, kitap, dergi, kimono, manga, elektronik bilmem neler, kırtasiye ıvır zıvırları, yemek falan da anılarla beraber gelse istiyor* fakat tek yapabildiği birbirinden kıymetli hatıraları kalpte ve zihinde muhafaza etmek. Nasıl, sahnemize yeterince duygusal bir atmosfer yerleştirebildik mi? 

Şimdi izninizle bu kadar yükle nasıl başa çıktığımı da anlatayım? Ben yurttan ayrılmadan önce, bütün bu eşyalar birbirinden çoktan ayrılmıştı: Bir bavul kargo ile havaalanına gitti (ben sonraları kafamı çok duvarlara vurdum neden önceden bunu akıl edemedim diye); 20 kiloluk koli gemi ile okyanusun ortalarında seyahat etmekteydi, küçük bavullardan biri canım arkadaşım E. ile Ankara'ya uçmuştu. Diğer büyük bavulla küçük bavul ise; mushi mushiliğin tavan yaptığı  bendenizin susuzluktan gözyaşı bile dökemediği zalim bir Tokyo gününde, Yokohama'nın yolunu tutmuştu. Bense geri kalan ıvır zıvır ile Yokohama'daki arkadaşlarımın evine yerleşebildim, bir iki günlüğüne. İŞTE BEN BUNA TAM ANLAMIYLA DAĞITMAK VE DAĞILMAK DERİM GENÇLER!!!

Yokohama'daki günler hakkında çok fazla söyleyebileceğim şey VAR fakat şu sinemasal yazıyı bir ölümcül bir trajediye yahut ağlak bir dramaya çevirmeye niyetim YOK. Zaten mevzu oraya yazının sonunda ister istemez gelecek, o yüzden şimdilik sakin sakin devam edelim. Yokohama'daki son günlerimde, tıpkı The Simpson'lardan Bart gibi 200 (iki yüz) küsür günde yapamadığım her türlü haltı -demeyeceğim tabii ki, eğlence, dinlence, gezmece, almaca, vermece vs. türünden aktiviteleri 2 (iki) güne sığdırmaya çalıştım ve başarılı olamadım. En son hatırladığım, ülkeyi terk etmeden iki gün önce hüngür hüngür ağladığımdı. (Ama ne demiştin paragrafın başında Pınar, ne demiştin?!) Peki, hemen dönüş yapıyorum, yeni sahnemiz kızlarla beraber iftar hazırlamamız. Gitmeden önceki gece bir sürü yeni insanla tanıştım, herkese Türkiye'ye döneceğim için ne kadar mutlu olduğumu anlattım. Çay içtik, sabaha kadar konuştuk. Bir önceki gece İranlı arkadaşımla kahve içmeye gitmiştik, ne de güzel sohbet etmiştik! Daha önceki akşam da işte şey olduğu akşamdı. Neyse, nasıl, dramatik havayı biraz dağıtabildim mi?

Şimdiyse zurnanın zırt dediği yere gelelim, yolculuk gününe!

Pazar, Şubat 17, 2013

Ne zaman gitti tren? 電車はいつ出たの?




Aylardır  “Absürd bir Seyyahın Trajikomik Seyahat Anıları"na tek bir satır bile yazmamış olmamın türlü türlü sebepleri olabilirdi. Mesela Japonya’yı başlangıç noktası alarak uzunca bir dünya turuna çıkmış olabilirdim ve dolayısı ile yazacak vaktim olmamış olabilirdi. Ya da bu geziden yola çıkarak popüler bir dergi ya da gazetede yayınlanacak özel bir yazı dizisi hazırladığımdan gözüm bu bloğu görmemiş olabilirdi. Yahut yeni bir blog açmış olabilirdim; çünkü temmuz ayından sonra yaşadıklarım, kara mizaha boğulmuş bu efkarlı blog için fazla heyecanlı ve neşeli şeylerdi belki. Yeni bir blog açmış ve sizi bundan haberdar etmeyi unutuvermiş olabilirdim, mümkündü. Veya çevremdeki pek çok insanın hayal dünyasındaki gibi burada hayatımın aşkı ile karşılaşmış, yıldırım nikahıyla dünya evine girmiş ve Japonya’ya yerleşmiş olabilirdim, e haliyle bu sırrı çevremden saklamam gerekirdi, değil mi? Hiç olmadı, son aylarda maddi ve manevi olarak hayattan o kadar nasibimi almış, öyle bir endorfin patlaması yaşıyor olurdum ki millete nispet yaparcasına bunları anlatmak istemediğim için sessiz kalmayı seçmiş olabilirdim.

En basitinden, hala Japonya’da olabilirdim. Gayet klasik, absürd bir seyyaha yakışır biçimde, trajikomik bir açıklama yapabilirdim: Uçağı kaçırdım, gitmeye yakın parayı buldum, saçma sapan bir işe girdim, bilgisayarım tekrar bozuldu, blogger şifremi unuttum, depresyona girdim,  yazasım gelmedi, ketumluğum tuttu… Ve giriş cümlesi olarak da üç aşağı beş yukarı şöyle bir şey karalardım: “Evet sevgili okurlarım, gene yapayalnız bir şekilde geçirdiğim bir Pazar günündeyiz. Hava tipik Tokyo havası, sağanak yağışlı ve ben bu sefer kalemlerimi unutmayarak güç bela boş sandalye bulabildiğin Takadanobaba’nın Starbucks’ında oturmuş sizlere başımdan geçen saçma sapan olayları anlatacağım.”

Ama değil. Yukarıdakilerin hiçbiri doğru değil. Gerçek şu: Bendeniz Japonya’dan döndüm. 30 Temmuz 2012 Pazartesi günü saat 11.55’te, nice badireler atlatarak uçağıma bindim ve saat 18.00 sularında temmuz için serin sayılabilecek bir yaz akşamüzerinde İstanbul’a iniş yaptım. O zamandan beri de burnumu ülke sınırları dışına çıkarmadım. Ancak bu gerçeği sizlere söylemeyi, daha doğrusu sizlerle beraber kendime de söylemeyi de erteledikçe erteledim. Çünkü bir şeyi açıkça söylemedikçe o şeyin gerçek olmayacağına inandım, hani nasıl ki suçu kanıtlanana dek her şüpheli suçsuz oluyorsa, açıkça itiraf edilmediği sürece de bütün olaylar aslında gerçekleşmemiş sayılabilecekti. Bu nedenle Japonya muhabbetinden de olabildiği kadar uzak durdum, lafını etmedim, pek de ettirmedim. Fotoğraflara bakmadım, Facebook’ta Japonya’ya gitmiş/giden bazı kimseleri yayın akışımdan çıkardım. İnternette Japonya ile ilgili her şeyden özenle uzak durdum.

Ama işte, kaçabilirsiniz fakat kurtulamazsınız. Ben de kurtulamadım. Özenle örüp de içine saklandığım duvar bir yerden çatlak verdi ve anılar, hayaller, beklentiler ve bütün bunlarla gelen bütün burukluklar o çatlaktan sızmaya ve beni de sızım sızım sızlatmaya başladı. Hala da sızlıyorum, çok sızlıyorum hem de.

Beni sızlatan sadece geri dönmüş olmak değil elbette; hatta diyebilirim ki ülkeme hiç olmadığım kadar mutlu bir şekilde, büyük umutlarla, bu şehirde ve belki de başka güzel şehirlerimde yaşayacağım güzel anların umudu ve gerçekten sevdiğim insanlara kavuşacak olmanın verdiği büyük heyecanlarla döndüm. Bunların bir kısmından nasibimi aldım, bir kısmından da havamı aldım. Beni üzen asıl durum, belki de ilk paragrafta yazdığım hal içinde olamayışım, Japonya’ya belki de bir daha geri gidemeyecek oluşum, Japonya’dan dönüşte gizliden gizliye korktuğum ve kaçmaya çalıştığım şeylerin başıma gelmiş oluşuydu.

Beni en çok ama en çok sızlatan şeyse bir daha asla ama asla Japonya’ya gitmeden önceki o karmaşık ama bir o kadar da muhteşem olan ruh haliyle, gene karmaşık ama bir o kadar da muhteşem olan o zaman dilimine dönemeyecek oluşum. Japonya’ya gittim, iyi kötü birçok günler yaşadım, kimi zaman onları burada ya da başka yerlerde paylaştım, kimi zaman kendime sakladım.  Fakat o defter kapandı işte. Belki bir daha Japonya’ya giderim, hatta, kim bilir, belki çok daha güzel şeyler yaşarım orada bu sefer. Ama ne olursa olsun, o her şey başlamadan ve büyük bir hayal gerçekleşmeden önceki o büyülü hale bürünmem artık mümkün değil.

Boşuna dememiş Wilde,  hayatta iki trajedi vardır, biri istediğini elde edememek, diğeri ise elde etmektir diye.

(Kim bilir, belki de daha hafif bir hayal kırıklığı ile atlatmış olsaydım bu macerayı şu anda buraya başka şeyler yazıyor olurdum...)

Neyse ne, artık gerçeği biliyorsunuz.  Japonya yaşantım son bulmuş olabilir ama kendimi daha iyi ve hayatla başa çıkabilir hissettiğim günlerde, bir seyyah olarak çeşitli ülkelerde ya da şehirlerde yaşamış olduklarımı bolca nostalji sosuna bulayarak burada sizlerle paylaşmaya çalışacağım O’nun izniyle.

Şimdiye kadar takipçim olan, bir şekilde bu blogda yayınladığım yazıları okuyan, beni destekleyen ve seyahatime iştirak eden bütün güzel insanlara çok teşekkür ediyorum.

Lütfen bundan sonra da takipte olun.

Pınar

EK: Yazının Başlığı ile İlgili Bir Paylaşım
Yazının başlığı aslında Kesmeşeker grubunun bir şarkısının başlığı: “Ne Zaman Gitti Tren?” Biliyorsunuz, kaçıp giden fırsatlar ya da benzeri durumlar için de kullanılır bazen “tren kaçtı” deyişi. Japonya da trenleri ile meşhur olan bir memleket olunca, e ben de hangi ara kaçtı bu tren de yolun sonuna geldik anlamayınca, duruma uygun düşen bu harikulade şarkıyı kendimle ve Japonya maceram ile ilişkilendirdim ve ortaya bu yazı çıktı. Tabii ortaya çıkan tek şey bu yazı değil, 2012 Temmuz’unda kendi çektiğim videoyu da bu şarkı ile birleştirdim ve ortaya oldukça amatör olan bu iş çıktı. Sırf şarkı için izleyiverin lütfen.



Cuma, Haziran 22, 2012

(Dikkat, klişe var!) Kahve kokulu bir yazı / コーヒーが香ってる小論文

Selamlar ve sevgiler çok meşgul arkadaşlarım! (Evet, bu yersiz bir sitemdir.)

Gün geçmiyor ki, ailenizin absürd seyyah'ı bir yaşına daha girmesin! Ben bu Japonya'dan oldukça yaşlanarak ayrılacağım bu gidişle; ama olsun, neler neler öğrendim, ne dersler çıkardım bu memlekette bir bilseniz! Mesela, kim derdi ki elin Japonya'sında Fransızca bir sözcüğün doğru telaffuzunu öğrenebileceğimi? Ama işte, insan şu ömür dönülen alengirli yolda... Ay vallahi ben yazarken bile bunaldım, siz okurken kim bilir ne fena sıkılırsınız diye düşünerekten cümlemi yarıda kestim. Sadede gelelim hemen, değil mi benim başarılı dostlarım?

Bu akşam kahve içmeye kafeye gitmiştim. (Aman Tanrım, Pınar, olağanüstü güzellikte ilginç bir olay bu, nasıl yaparsın bunu?!) Tek istediğim sütlü ve soğuk bir kahve içmekti ki; bu kriterlere uygun bir kahve çeşidi olduğunu düşündüğüm アイスカフェオーレ (aisu-kafe-ore) isimli zımbırtının adını binbir zorlukla okuyarak -evet itiraf ediyorum, hala katakana *yabancı sözcükleri yazmak için kullanılan Japon alfabesi* okumakta zorlanıyorum ve bu sözcüğü de 2 defa "kafe oru" diye ifade etmem üzerine, zavallı garson kız hiçbir şey anlayamadı doğal olarak- bu zımbırtıyı sipariş ediyordum ki, o da ne? Benim sayısız yerde gördüğüm kafe-ore kelimesinin yanında, açıklama bâbında "Café au Lait" yazmasın mı? Tamam kafe-ore'yi biliyorum, bakkalda çakkalda görüp duruyorum. Café au lait'i de duymuşluğum var da ikisinin de aynı şey olduğunu gün itibari ile öğrendim dostlar! Tamam, bu bir memleket meselesi olmayabilir ama ben de bir cumhurbaşkanı değilim zaten. "Ne işim olur benim yurttan ve dünyadan haberlerle yahu!" diyerek sığ bir insan imajı vermek istemem ama dünyanın işleyişine herhangi bir etkim olmadığı da aşikar.

Neyse ne diyorduk, evet kafe-ore. Her yerde gördüğüm bu içecek hakkında şunları düşünüyordum:
  1. Kahve ile alakalı bir içecektir, muhtemelen de bildiğimiz sütlü kahvedir. Ya da belki kahveli süttür.
  2. Japonların uydurup uydurup ipe dizdiği, Japongilizce kelimelerden yalnızca biridir.
Bir de café au lait hakkında düşündüklerime gelelim:
  1. Muhtemelen kahve ile alakalı bir içecektir, neye benzediği hakkında bir fikrim yoktur. Lakin bu durumu elbette çaktıracak değilimdir, ilk fırsatta siparişini vereceğim bir içecektir.
  2. Fransızca bir kelime olup, oldukça da afillidir.
İşte işi gücü olan arkadaşlarım, ben şimdi nereden bileyim bu kafe-ore ile café au lait'nin aynı içecek olup, Japonların bu içeceğe verdiği ismin aslında içeceğin orijinal Fransızca isminden devşirme olduğunu?! Zaten café au lait sözcüğünün Fransızca okunuşunu da bilmiyordum ki. Bana sorsan, "kafe oo leyt" diye okunuyor derdim, hatta ve hatta Fransız havası katmak adına, işkembe-i kübradan çıkma bir telaffuzla "kofi öö leyt" derdim yani. Ne bileyim ben "kafe o le" diye okunduğunu! Kafi LGS puanımız vardı da; biz mi okumadık elin Lycée de Galatasaray'ında efendim?! (Benim zamanımda LGS idi o, karıştırmayın yaşımı maşımı şimdi!!!) Ya da Saint Joseph efendi bizi lisesine buyur etti de biz mi gitmedik?!

Neyse işte, Joseph'le Michel takıladursunlar; ben size internetten birkaç café au lait resmi aşırayım:


(Sol baştan)
1.Sıcak kafe café au lait'si. Cicilikten yıkılan Japonların, ayıcık süslemeli kafe-oresi.
2. Aisu-kafe-ore, nam-ı diğer soğuk sütlü kahve.
3. Tasarımı oldukça ilgi çekici olan *üstü dar, altı geniş?! kime selam çakıyorsunuz arkadaşım?* bakkal kafe-oresi.
4. Teee kaç ay önce absürdün biri tarafından içilen kutu kafe-ore ve メロンパンという美味しいお菓子です!
(İşte kendime engel olamıyorum, Japonca konuşmadan edemiyorum, n'apacaksın?)


Şimdi burada cahil olan, suçlu olan benim de; ecnebinin malını olduğu gibi alıp da alengirli malengirli bir araba sözcüğe sahip olan Japonun hiç mi suçu yok? Hayır bildiğimiz sütlü kahve, başka bir şey olsa gam yemeyeceğim de; bu kadar mı zor arkadaşım sütlü kahve anlamını verebilecek Japonca bir sözcük bulmak? Zaten sizin o ayıla bayıla kafe-ore dediğiniz sözcüğün sözlük anlamı da "süt ile kahve"dir nihayetinde. Elin Fransızı söyledi diye mi önem kazandı? Bir de önüne "aisu"(iced) koymuşsunuz tüy diker gibi, yok mu dilinizde "buzlu" namında bir sözcük? Azıcık kendiniz olun be! -Diyene bak, bizde de mis gibi "sütlü kahve" yerine "neskafe" sözcüğünü kullanan bir kamyon insan yok mu? Neskafe dediğin üstelik, bildiğin marka ismidir arkadaşım, Selpak gibi, Cif gibi, Sarelle gibi. (Amma da tırıvırı yaptım he!)



Bütün bunları yazarken sevgili evli-mutlu-çocuklu ahbaplarım, aklıma bizim caffé latte geldi. "Nereden sizin oluyor lö?" *Fransız filan dedik ya, o yüzden lö; aslı "la"dır yoksa* diye sorabilirsiniz. Doğrudur, duyan da yedi göbek Floransalıyız filan zannedecek. Değilim efendim, ama geliyor aklıma böyle şeyler, durduramıyorum kendimi. Neyse mevzua dönelim, benim lügatimde *Yaşampınarı'nın Akla Zarar Lügat Bozması isimli sözlük çalışmam için sponsor arıyorum millet, duyrulur.* "sütlü kahve"nin gâvurca (hakaret olarak algılanmasın, YPAZLB'da "yabancı dil" demektir bu sözcük çünkü; çok da işlevsel bir sözcüktür, kısa ve sevimli değil mi sizce de?) karşılığı "Kafe Late"dir. Tevekkeli değil, café au lait ne demek bilememişim işte. Aman işte ne diyordum, Caffé Latte ve Café Au Lait sözcüklerindeki benzerlik herhalde dikkatinizi çekmiştir. Gecenin bu saatinde üşenmedim, erinmedim ve baktım ki ilki İtalya'nın "sütlü kayfe"si; ikincisi ise Fransa'nın. Zaten şu Avrupa dillerinin hepsi de birbirine benziyor diyeceğim de, çakma da olsa bir dilbilimci aday adayına yakışmaz bu cümle. Bu diller Latin kökenli olduğu için... Offff, valla sıkıldım, çizdim oynamıyorum!!!


Ne Japonya'ymış arkadaş, beni kahve uzmanı yaptı. Olmayan işi gücü bırakıp da, barista işine mi girsem ne yapsam? Ah ul*n kahve, sen nelere kadirsin kadim dostum! 


Bu da günün videosu olsun. Yemin ederim, videoyu ikinci kez izleyinceye kadar adamın Japonca konuştuğunu anlayamadım. Fransızca nasıl da her dilin önüne geçiyor, hey gidi!


Kapanışı da Fransızca yapalım bari "ne arkadaşlar sevdim ki zaten yoktular"ım; "Ma biyen süüüğğ!!!"




NOT: Bu kahve ile ilgili ilk yazım olmuş olabilir; amma ve lakin kesinlikle son yazım olmasını istemem.


Cuma, Haziran 08, 2012

Pilav makinesinde kek pişirmece! / 炊飯器ケーキ♡

Yüksek mühendis Arşimet'in "Bana yeterli uzunlukta bir sopa verin, dünyayı yerinden oynatayım." minvalinde oldukça beylik bir sözü vardır. İşte bu beylik sözün absürd seyyah versiyon(larından biri)ise şu olabilir: "Bana bir pilav makinesi verin, size dünyayı pişireyim!" Evet dostlar, demokraside asla çareler tükenmez; hele de Japonya'daysanız! Yeri gelir pilav makinesinde kek pişirilir, yeri gelir tost makinesinde gözleme yapılır. 

Daha da abartmak gerekirse "Bir gün bir makine aldım ve hayatım değişti." cümlesini sonuna kadar hakeden bir makinedir pilav makinesi. Tahmin edebileceğiniz gibi, Japonların da olmazsa olmazıdır; zira bu millet her öğünde gohan (ご飯) dedikleri pilavlarını yemezse rahat edemezler. Bizde ekmek ne ise, bu vatandaşlarda da pilav o demektir arkadaşlar. "Eee biz bunları zaten biliyoruz ki, ne demeye lafı uzatıyorsun?" diye soranlar çoğunluktadır eminim lakin burada vurgulamak istediğim şey şu: Adı üzerinde, pilav makinesi pilav pişirmek amacı ile tasarlanmış bir makineceğizdir. Yani içine pirincinizi ve suyunuzu koyarsınız, makinenizi çalıştırır ve yarım saat içinde de pilavınızı alırsınız. Olay budur yani. Zaten makinemiz de şöyle bir aletçiktir:

Fakat efendim, bendeniz bu makinede mercimekli bulgur pilavı mı pişirmedi, makarna mı yapmadı, yumurta mı haşlamadı, çorba mı kaynatmadı? Afedersiniz, makinenin suyunu çıkardım yani. Son vukuatım da kek numarası oldu, millet. He ama kötü mü oldu, çok iyi oldu, çok da güzel oldu bence. Kekten bahsetmiyorum tabii ki, zira bir makineyi amacı dışında kullanırsanız ancak kendinize yetecek kadar bir sonuç alırsınız. Ama Hatice'ye değil neticeye odaklanırsak, neticede makarna da yedim, kek de yedim.

Peki pilav makinesinde kek nasıl yapılır? Bu Japonya'nın bana öğrettiği bir şey varsa, o da pratik olmak her zaman en iyisidir. Dolayısı ile benden öyle alengirli tarifler beklememeniz gerektiğini de anlamışsınızdır. Tek yapmanız gereken, markete gidip bir paket HOT CAKE MIX alıvermek. Bu karışım Türkiye'de var mı bilemiyorum ama bence Japonya'da hayat kurtaran harika ürünlerden biri kesinlikle. İçinde şekeri, yağı ve unu zaten bulunan bu karışımı elde ettikten sonra ise ihtiyacımız olan şeyler yalnızca biraz süt ve bir adet yumurta. Sonrasında bu malzemeleri güzelce karıştırıyor ve makinemizi de çalıştırıyoruz. Hepsi bu! İsterseniz içerisine kuru üzümüdür, havucudur, tarçınıdır koyabilirsiniz. Ya da pankek havası vererek, kekin üzerine nutelladır, maple şurubudur filan dökerek Amerikan kahvaltısı yapabilir, kendinizi Tokyo'nun ortasında adeta birer New Yorker gibi hissedebilirsiniz.

Benim yaptığım keke gelirsek, yenilebilir düzeydeydi. Tabii yanık kokusu alan arkadaşlarım varsa bence onlardan özür dilemeliyim ama neyse. Çayla güzel gitti kek. Denemelerim devam edecek arkadaşlar, havuçlu tarçınlı kek diye diye sayısız kız tavlayan Issız Herif'ten bendeniz Absürd Seyyah'ın nesi eksik, sorarım size?

Tek sorun makinenin otomatik ayarı olabilir, yani normalde pilav için tasarlanan bu makinenin pişiricisi -o ne demekse- kendi kendine atıyor ve ısıtma özelliğine dönüyor. Sizin ise kekin daha fazla pişmesi için -çünkü o tuş attığında kek henüz cıvık kalmış oluyor- mecbur elinizle pişirme tuşunu tutmanız gerekiyor. Ben bir yandan baş ayağımla tuşa bastırırken öbür yandan da arkadaşıma mail yazarak pratikliğin dibine vurdum ama sizin benim kadar iğrenç olmanız gerekmiyor.

Son olarak yazıya ayrı bir tiksinçlik katsın diye sizlere yurt odamdaki masamı göstermek istiyorum. Valla şu resme bakınca ben bile kendimden utandım, eee dedik o kadar dağınık diye, dedim dedim inanmadınız, bak n'oldu şimdi?

Tiksinçlik sınırını çoktan aşan absürd seyyahınız hepinize iyi günler diler efendim! Son sözüm ise şu olsun: "Bana kettle, tost makinesi ve pilav makinesi süper üçlüsünü verin, el kadar odayı otel mutfağına çevireyim!"

Perşembe, Mayıs 31, 2012

Iskocya'dan haberler var!

Dunya harikasi dostlariniz varsa, su hayatta mutlu olmak hic de zor bir is degil! (^O^)


Sevdiklerden uzakta olmanin bir tek guzel yani varsa, o da onlara uzaklardan selamlar ve sevgiler gondermek ve de ayni sekilde onlardan selamlar ve sevgiler almaktir herhalde. Karsilikli ozleme ve ozlenme duygusunun guzelligi. Hatirlama, hatirlanma, unutmama, unutulmama.


Japonya'da bulundugum sure zarfinda, bana cesit cesit mektup, kart, hediye gonderen, benim icin usenmeden bir araba surpriz hazirlayan, bana yazan, beni arayan, beni dusunen butun o harika insanlara ne kadar mutesekkir oldugumu anlatmaya kelimeler yetmez. Iyi ki varsiniz, lutfen hep yanimda olun.

Bahsettigim butun o mektuplar ve kartlar da, haklarinda tek tek yazilmayi hakediyorlar elbette; ama bugunku yaziyi affiniza siginarak gunun kahramani, en eski dostum -kelimenin tam anlamiyla, zira kendisi ile 16 yildir tanismaktayim!!!- Ayse'ye armagan etmek istiyorum:



Kadim dostum Ayse! ♫ 

Nicedir kalbimden de bos olan posta kutumu, bu fevkalade guzellikteki kartpostalla senlendirdigin icin sana ne kadar tesekkur etsem az! Cok ama cok begendim ve evet, tam anlami ile "benlik" bir kart buldugun icin de seni ayrica takdir ediyorum. (^-^)
Her ne kadar Japonya'yi sevsem ve genel olarak burada guzel vakit gecirsem de, seninle yagmurlu Ingiltere topraklarinda gecirdigim 19 gunu hicbirine degisemem! Ve Oxford'a gitmeyi inan cok ama cok istiyorum! (Okumak icin olur, gezmek icin olur, film cekimi icin olur, olur da olur yani! )

Tokyo'da Oxford vardi da; biz mi gitmedik?

Ennnnnn kisa zamanda, dunyanin herhangi bir yerinde bulusmak dilegi ile;
Sana tez zamanda bir mektup hazirlama telasi icinde olmayi planlayan arkadasin Pinar


Bazen Buralarda, Bazen Sirra Kadem Gereksiz Bir Seyyah Bozuntusu-1

Cok ama cok uzun zamandir sesimin solugumun cikmadiginin farkinda olup da; “Nerelerdesin sen ne zamandir? Seni cok merak ettik! Yazilarina hasret kaldik! Seni cok ozledik! Surekli blogunu kontrol ettik, her seferinde de uzuntu icinde sayfayi kapatmak zorunda kaldik! Eski yazilarini donup donup okuyarak kendimizi teselli etmeye calistik! Seni gercekten de cok ozledik...” diyen insanustu varliklar varsa eger, gercekten cok ama cok ozur dileyerek baslamaliyim. Onemli bir kismi teoride elimde olan ama aslinda bir turlu oldurulamayan sebeplerden oturu, geriye kalan kismi ise teknik bir sikintidan oturu; cok uzunca bir sure, resmen uvey evlat muamelesi gosterdigim lakin hicbir sucu yahut gunahi olmayan bu blogcugu ihmal ettigim icin gercekten de cok uzgunum.



Hemen cidden elimde olmayan teknik zimbirtiyi aciklayayim: Hayatta hoslanmadigim bir araba sey vardir; bunlardan bir tanesi de bilgisayarda ya da telefonda Turkce klavye kullanamadigim icin Turkce karakterleri de kullanamayarak biricik anadilimi eksik gedik kullanarak yazmaya calismaktir. Iste tam da burada gerceklestirdigim bu can s1kici mevzuunun sebebi, benim de bir suredir blog yazamama sebebimdir dostlarim. Laf salatasini bir kenara birakirsak; 5 yillik hayat arkadasim, iyi gunumde kotu gunumde hastaligimda sagligimda yanimda olan, sirlarimi paylasan, alkisi duyan ihaneti goren biricik bilgisayarim, sag kolum Datron'um sizlere omur... =( Elin memleketinde, birdenbire ekran karti yanan sevgili bilgisayarimi hasret ve sevgiyle aniyor, elalemin Mac'inin, Vaio'sunun, Alienware'inin onun yerini asla ama asla tutamayacagini da uzuntu ile eklemek istiyorum.



Ve yogun istek uzerine, binbir zorlukla aldigim ama cok sukur -simdilik- yuzumu kara cikarmayan minik Sony Vaio'm Suphi ile tanistiriyorum sizleri:





Cici ayicigim Fiko ile iyi anlasacaga benzerler ama bakalim. Hep beraber masallah diyoruz arkadaslar, evet bir Mac degil ama benimki de kendi capinda iyi kotu bir makine iste. Ah ama Datron'um onun yerini kimseler tutamaz... (yeter artik!!!)



Gelgelelim fasulyenin faydalarina... diyebilirdim fakat ne yazik ki insanlar benden bilimsel yazilar ya da pratik konular degil, akil almaz maceralar, bin bir gece masallari filan bekliyor... Keske size beklediklerinizi verebilecek kapasitede biri olabilseydim! Simdi hakli olarak basta siz gozumden sakindigim, canimin bir parcasi olan okurlarim; sonra da bendeniz sormaz miyiz: “Bunca zamandir Japonya'lardaydin, bir haltlar yapmissindir herhalde, dokul hemen bakalim!” diye? Sorariz ve hatta sormaliyiz. Peki cevap alabilir miyiz? Elbette alabilirsiniz cankuslar; fakat bu cevabin sizin istediginiz ya da beklediginiz cevap olma olasiligi bir hayli dusuk.

Blog yazarini aksine, akliselim insanlarin anlayabilecegi bir bicimde soylersek, Japonya'da bulundugum bunca zaman, hadi hafifletelim, blogdan uzaklarda gecirdigim sunca zaman icinde ne yazik ki anlatmaya deger herhangi bir gelisme yasamadim. Hem maceralar hem de masallar yalan oldu anlayacaginiz... Gecenlerde bir arkadasim da bam telime dokundu tabiri caizse “Eee ne var ne yok dostum?” diyerek. “Ne var ul*n bu soruda, normal insanlar olarak bizlerin gunluk hayatimizda s1k s1k kullandigimiz bir soru cesidi iste!?” seklindeki isyaniniza hak veriyorum ama siz de bana hak verin lutfen: Insan hayatinda bekledigi gelismeleri goremeyince ya da bu tur gelismeleri gosteremeyince, buluttan nem kapar hale gelebiliyor. Sozun ozu, hayatimda bir gelisme yok anam babam, durum bu kadar vahim anlayacaginiz.  

FOBvari bu yazi icinse hepinizden tek tek ozur dilerim. Ve lutfen birisi su bilgisayara Turkce klavye yuklesin bir an once yoksa zaten kirk bin zorlukla gelen yazma sevkim bir daha gelmemek uzere uzay bosluguna ucuverecek!

Alakaya hiyar tursusu, gel bize bazi bazi: Ne zamandir su ikilini hasretini cekiyordum bir bilseniz, a dostlar!
Sicak yaz gunlerinde guzel maden sulari icmeyi ihmal etmeyin, e mi dostlar?


NOT: Su iki satirlik yazi ve iki tane kiytirik fotograf ekleme islemi icin neler cektigimi bir bilseydin Datron'um, ah benim kadim dostum ah .... Alamiyor kimseler yerini!

Cuma, Nisan 20, 2012

Sabah Serinliginin Ülkesi: Güney Kore (대한민국) -1

(Önemsiz ama okunası bir not: İşbu yazı, yazımına 15 Nisan Pazar günü başlanıp 20 Nisan Cuma günü bitirilmiş bir yazı olduğundan, yazının içindeki bazı tarih yanlışlarını, anlam kaymalarını, üslup bozuklarını vs. görmezden gelmeniz önemle rica olunur, hatta yalvarılır bile icabında.)




Kısaca
"03.04.2012 Salı 13.50 Tokyo/Narita Seoul/Incheon 16.20
08.04.2012 Pazar 11.10 Seoul/Incheon Tokyo/Narita 13.40"

olarak da özetlenebilecek, kısa ama hoş ve benim için elbette ki oldukça önemli Seul gezimiz ile ilgili yazının ilk ayağına başlamış bulunuyoruz, bütün insanlığa yararlı olmasını dileriz. Öncelikle gördüğünüz gibi sade ve sadece görünürde 6, gerçekte ise 4 gün sürebilmiş bir gezimiz var. Ama gene de Seul'ün en önemli ve görmeyi arzuladığım pek çok yerine gittiğimi ve oldukça da güzel vakit geçirdiğimi söyleyeceğim de korkuyorum, nazarlara filan gelirim maazallah zaten gelmişim geleceğim kadar ya neyse. (Arkadaşım hani kişisel hedelerini yazmayacaktın buraya!?!?!?!?!?) 

Tokyo'dan Seul'e Korean Air ile uçtum ve doğruyu söylemek gerekirse çok da memnun kaldım. Herkese de tavsiye ederim. Tokyo'dan Seul'e uçmak yaklaşık 2 saat alıyor ve bilet fiyatları ise 200-300 dolar civarında. (Gidiş-dönüş) Elbette çeşitli kampanyaları yakalama şansınız var; özellikle çok ballı bir insansanız 100 dolara gile bilet bulabilirsiniz. Tabii burada bendenizden bahsediyorsak, bal, şans, talih vs gibi kelimeleri lügatimizden çıkarmamız daha akıllıca olur.

Türkiye için soruyorsanız da, açıkçası pek bir bilgim yok. Tek bildiğim biletlerin inanılmaz pahalı olduğu. Arada Seul kampanyaları filan görüyorum, umudunuzu kaybetmeyin, herkes bir Yasampinarim değil şunun şurasında. (Şans bakımından elbette.)

Narita Havaalanı'ndaki heyecanlı ve umutlu bekleyişim. (Narita Havaalanı, Tokyo'ya yakın Chiba isimli bir şehirde yer alıyor ve benim bulunduğum yerden Narita'ya ulaşmak 1,5-2 saat alabiliyor.) 9. uçuş benim arkadaşlar. Gördüğünüz gibi aynı sadece 11.40-14.15 arası Seul'e 7 uçuş var! Varın siz anlayın Japonların nasıl da bakkala çakkala gider gibi Seul'e gittiğini.

 Uçakta verilen yemek. Açıkçası ben 2 saatçik bir uçuş için yemek vereceklerini bile düşünmemişken böyle bir menü ile karşılaştığınca çok sevindirik oldum. Ne yazık ki dönüşte verilen yemeklerle büyük bir hüsrana ve mide bulantısına uğradım ama olsun, buna şükür.

 Ve Incheon'a varış. Valla çektiğim resimden bir cacık olmaz ama en azından bir havaalanı olduğu anlaşılıyordur diye umuyorum. Incheon Seul'ün ikinci havaalanı, daha eski olanı ise Gimpo Havaalanı imiş. Lakin tabii Gimpo yetmemiş bir zaman sonra -malum dünya küçüldü, artık millet (parası & şansı & fırsatı olan millet) Beşiktaş'tan Üsküdar'a geçermişçesine Los Angeleslara, Ho Chi Minhlere, Seullere, Tokyolara filan gidiyor- ve uluslararası uçuşlar yeni yapılan Incheon'dan yapılır olmuş. Tıpkı Tokyo'nun Chibası gibi, Seul'un Incheon'u (İnçon diye okunuyor imiş) da ayrı bir şehir olan Incheon'da yer alıyor ve şehir merkezine gitmek 1,5-2 saat sürebiliyor.  Havaalanından istediğiniz yere gitmek ise hiç zor değil, ben arkadaşımın direktifleri ile havaalanından kalkan otobüslerden birine binerek kolayca yolumu buldum.

Mesele Seul'un ulaşımına gelmişken, bu konuya değinerek devam edelim o halde: Seul'de ulaşım çok RAHAT. Hemen her yere ulaşan harika bir metro sistemleri var elemanların, ne Tokyo'nun kaotik metro-tren karmaşası gibi ne de İstanbul'un var ile yok arası tramvay-metro bilmemnesi gibi. 


 40 farklı hatta sahip Tokyo karmaşası. Bu haritada hatların önemli bir kısmının da haritada gösterilmediğini belirteyim de abarttığım sanılmasın.

 Hatlarına "1-2-3.." gibi kolay isimler koyan, transferlerde müzikli anons yapan, iş giriş ve çıkış saatleri dışında çoğu zaman oturabileceğiniz, sonu görünmeyen kuyrukları olmayan canımın içi Seul metrosu. Bu kadar övgüden sonra bana üç beş won vermelerini bekliyorum, bakalım.
 Hayal olan İstanbul metrosu. Evet, hayal gibi hatta hayalin ta kendisi zira İstanbul'da böyle bir metro yok arkadaşlar. Şu haritada gösterilen hatlardan herhalde üçü ya da dördünü gerçek hayatınızda görebilirsiniz. Ya da benim İstanbul'da bulunmadığım süre zarfında (26 gün) mucizeler meydana gelmiş olabilir. "Gerçekçi ol, imkansızı iste" der bir İstanbul atasözü. (?)

Metro ile bir yerden bir yere gitmek yeterince kolayken, sevgili Seul belediyesi birçok otobüs hattı da koymayı ihmal etmemiş. Ben Seul'de bulunduğum süre zarfında genelde metroyu kullandım, otobüsler metroya göre her zaman daha karışıktır çünkü. Zaten dediğim gibi metro Seul'ün dört bir yanına gidiyor. Biraz metroya alışırsanız ve elinizde de şu yukarıdaki haritadan bulundurursanız; tek başınıza gidemeyeceğiniz yer yok. Zaten anonslar İngilizce de yapılıyor, hat değiştirmeniz gereken yerde anonsa müzik giriyor, istasyonlarda her şey hem İngilizce hem Korece güzel güzel yazılmış, ok işaretleri ile filan gösterilmiş oluyor. Yani Seul'de seyahat etmek ÇOK HOŞ bir aktivite millet! 

Gene de, işlerinizi kolaylaştırması açısından Seul'e gidecek olanlara Hangeul (Kore alfabesi) öğrenmelerini tavsiye ederim, duraklar Latin alfabesi ile de yazılmış olsa da dükkanlarda filan o kadar Latin alfabesi bulamayabilirsiniz.

Gelgelelim, Seul ile ilgili genel izlenimlerime... Öncelikle sevgili okurlarım, özellikle de Kore sevdalısı okurlarım, sizi uyarayım: Rica ediyorum Seul ile ya da Güney Kore ile ilgili BÜYÜK HAYALLERe, YÜKSEK BEKLENTİLERe falan kapılmayın. Hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. Bu uyarıyı yaptıktan sonra Seul'u kötüleyeceğimi düşünenler ise yanılıyorlar; zira ben Seul'u sevdim, beğendim. Fakat öyle filmlerde, dizilerde vs. gördüğünüz gibi cafcaflı, ışıl ışıl bir Seul de beklemeyin. Ya da dört bir taraftan süper yakışıklı, mükemmel giyimli kuşamlı erkekler, bıcır bıcır şirinlik abidesi kızlar çıkmasını falan da beklemeyin. Ben bile o kadar beklentisiz gitmeme rağmen, Seul'ü biraz sönük buldum. Yani gökdelenlerden, ışıl ışıl sokaklardan falan etkilenmek isteyen aradığını Tokyo'da, tarihi dokudan, mis gibi denizden filan etkilenmek isteyen ise aradığını İstanbul'da bulurken, bunları Seul'de pek de bulamazsınız. (Bu yazı hangi ara "karşılaştırmalı Tokyo-İstanbul-Seul yazısı"na döndü; onu da anlayamadım ya neyse artık.) Tokyo ve İstanbul'un yanında sönük kalsa da, bana göre bu iki şehri de yaşam kolaylığı bakımından sollayacak bir şehir olan Seul, griliği sebebiyle Ankara'ya benzetilebilir belki ama Ankara benim dünya üzerindeki -belki de- en sevdiğim şehir olduğundan böyle bir benzetmeyi ben yapmayacağım. 


Türk forumlarında ya da sözlüklerde Kore ile ilgili yazıları okursanız, en çok şikayet edilen şeyin sokaklardaki ağır koku ile Kore yemekleri olduğunu görürsünüz. (Yemek ve koku zaten birbiri ile direkt bağlantılı iki unsur olduğundan, bu iki şikayet gayet de mantıklı.) Genelde bana gelen sorular da zaten yemekler ve sokakların kokup kokmadığı ile ilgiliydi. Açıkçası ben Seul sokaklarında hiçbir kötü koku ile karşılaşmadım. Kokunun daha çok alışkanlık ve biraz da psikoloji ile ilgili bir durum olduğunu düşünüyorum, zira Tokyo'ya ilk geldiğim günler de bana her şey kokuyormuş gibi geliyordu, oysa şu anda öyle bir durum yok. Ayrıca başkalarından da Tokyo ile ilgili böyle bir duyum almadım. Ama Seul'de hiçbir şey kokuyormuş gibi gelmedi bana. 


Yemek konusunda da aynı şey geçerli aslında, her şey alışmakla ilgili ve biraz da psikolojik. Tabii kişinin kendi damak zevki ve midesinin neleri kaldırabileceği de ayrı bir etken. Açıkçası ben her kültürün mutfağına saygılıyım, değişik tatlara ise -biraz fazla- açık bir tipim. Zaten seyyah olacaksan, farklı tatlar peşinde de koşacaksın (der atalarımız.) Yani yok ahtapot yemem, yok yosun çorbası içmem, yok turşu sevmem, yok tatsız tuzsuz pilav istemem diyorsanız; Kore'de ağzınızın tadının bozulacağının garantisini verebilirim.
Ki bilumum yiyecekleri denemiş ve de sevmiş olan bendenizi bile Kore yemekleri açmadı. Yani koku konusuna katılmasam ve yemek mevzuunu da abarttıklarını düşünsem de; Kore mutfağının Türk damak tadına çok da uygun yemeklerden oluşmadığını kabul etmek gerek. Her öğünde bir kimchi ile pirinç muhabbeti var ki, ikisini de sevmeme rağmen beni bile baydı. Tabii bunda, bulunduğum konum ve şartlar dolayısıyla binbir çeşit yemek tadamamamın da etkisi büyük olabilir. Ama genel olarak yediklerimin içinden en çok "bibimbap" adı verilen, çeşitli sebzelerin pirinç ile karıştırılıp üstüne de yumurta kondurulmasından müteşekkil yiyeceği sevdim sanırım. Bibimbap fotoğrafından bir önceki fotoğrafta ise masaya getirilen çeşitli mezeleri görmek mümkün; evet Kore'de en kıytırık restoranda bile önünüze üç beş çeşit meze, en azından bir kaç çeşit turşu (kimchi) gelir. "Bedava sirke baldan tatlıdır." kafasında bir insan olduğum için, her mekanda ayrı bir mutluluk yaşamadım desem yalan olur.  






Burada kimchi meselesini biraz açmak yerinde olabilir. Muhtemelen şu yazıyı okuyacak olan dostların neredeyse hepsi mesele Kore olunca benden kırk kat daha fazla bilgi sahibidir; ama madem naçizane  bir tanıtım yazısı hazırlayalım dedik, o halde bildiğimiz her şeyi karınca kararınca paylaşacağız. Kimchi, Kore mutfağının vazgeçilmezi olan bir yiyecek, adeta Türk mutfağının ekmeği gibi. Bir çeşit turşu diyebiliriz fakat aklınıza bizim turşular gelmesin. Kimchi, sarımsağı fazlaca olan, genelde de acı bir turşu. Lahana, ıspanak, turp en fazla yenilen çeşitleri benim gördüğüm kadarı ile. Eski bir Kore atasözüne göre -demek istiyorum ama dersem sallamış olacağım- her gün kimchi yersen asla hasta olmaz, hekim yüzü görmezmişsin. Buna yürekten inanan Koreliler de abartısız her öğünde bayıla bayıla kimchi yiyor. Restoranlarda önünüze ilk getirdikleri şey de, haliyle sıcacık tırnak pidesi değil lahana kimchisi oluyor. Kimchiniz bittiğinde, yerine hemen yenisini getiriyorlar. Sık sık da "daha kimchi ister misiniz?" diye soruluyor mekanlarda. Ben Koreli bir ailenin evinde kalma şansına erişebildiğim için ev yapımı kimchi de yedim, sevdim de diyebilirim. Ama özel olarak alır yer miyim, ya da "aahh bir kimchi olsa da yesek!" diye iç geçirir miyim- korkarım hayır. 


Ve nihayet zurnanın zırt dediği yere de geliyoruz, fakat bir sonraki yazıda. Çünkü bu yazının yayınlanma süresi gitgide uzuyor, uzadıkça yazı da uzuyor, yazı uzadıkça okur azalıyor, okur azaldıkça da ben üzülüyorum.


Bir "trailer" da verelim bari:




Seul'de Gezilesi-Görülesi Mekanlardan Bazıları: Gyeongbokgung, National Folk Museum of Korea, Insadong, Myeongdong, Itaewon, Changdeokkung, Bukchon Hanok Village, Yeuido, Gangnam, Hangang, 63 Building. Bunlar benim gittiklerim. Gidemediklerim ise, Namdaemun, Dongdaemun, Seoul Tower, War Memorial of Korea, Teheranno. Bir dahaki sefere artık, inşallah, olursa.